BİNBİR GECE MASALLARI - 8 CİLT / ALİM ŞERİF ONARAN ÇEVİRİSİ İLE - 29/12/2015

         8. yy'da Bağdat önemli bir ticaret şehriydi. Bu nedenle bir çok farklı ülkeden ziyaretçiler gelmekteydi. Bu kozmopolit yapı nedeniyle Arap kültürü diğer doğu kültürleri ile birbirini etkilemiş ve bu dönemde şimdi "Binbir Gece Masalları" olarak bildiğimiz halk hikayeleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Daha sonra bu hikayeler çoğaldı ve dilden dile, ülkeden ülkeye dolaşmaya başladı. İlk olarak 9.yy'da bir araya toplanarak derlendi. 1704 yılında fransızcaya çevrilen eserin ilk modern Arapça derlemesi ise 1835 yılında Kahire'de yapıldı.
       Eser Arap edebiyatının anonim olan en eski ve en güzel eserlerindendir. Hikayesi ise, Şah Şehriyar'ın karısının kendisini aldattığını öğrenmesi ile başlar. Aldatıldığını öğrenen Şah, her gün bir genç kızla evlenip ertesi günü boynunu vurdurmaktadır. Veziri artık evlenecek kimse kalmayınca kendi kızını vermek zorunda kalır. Bu noktada Şehrazad'ın masal anlatma yeteneği devreye girer. Şah Şehriyar ile evlenen Şehrazad o gece Şah'a bir masal anlatır,ta ki gün doğana kadar. Ama asla masalın sonunu anlatmaz ki bir sonra ki gün yaşayabilsin diye. Masalları öyle etkileyici,öyle güzel anlatıyordur ki Şah Şehriyar ertesi akşamı iple çeker olmuştur. Ve böyle böyle Şehrazad her gece, bir önceki gecenin masalını bitirir ve yenisine başlayarak hayatta kalmaya devam eder...Bu arada üç oğulları olmuştur ve artık Şah Şehriyar Şehrazad'ın sadakatinden emin olmuştur. İşte Şehrazad'ın anlattığı bu masalların toplamı da Binbir Gece Masalları'nı oluşturur. Bu hikaye, çok daha detaylı ve masalsı bir şekilde serinin ilk kitabında anlatılmaktadır. Bu girişten sonra da masallar başlar...
       Daha sonraki yıllarda belli kısımları alınarak bir çok farklı şekilde yayınlanan kitabın en son ve en geniş kapsamlı çevirisi Alim Şerif Onaran tarafından yapılmıştır. Ali Baba ve Kırk Haramiler,Alaaddinin Sihirli Lambası gibi masallar yine bu eserden alıntılanmıştır. Ülkemizde bu masallar çizgi film ve film olarakta yayınlanmıştır. Farklı zamanlarda başka ülkelerde de çeşitli versiyonları içeren filmler çekilmiştir. Hatta bir dönem “Binbir Gündüz Masalları” diye bir çalışma da yapılmıştır.
       Ben 2002 yılında gittiğim Tüyap Kitap Fuarı'nda Yapı Kredi Yayınları'nın, Alim Şerif Onaran çevirisi ile 8 cilt olarak yayınladığı bu masalları set olarak almıştım. İlk iki cildi bitirdikten sonra başka kitaplar okumaya başladım ve aralarda bir kaç masal okuyarak seriyi bitirdim. Öyle oturup bir kerede 8 cilt masalı okumak, büyüsünü bozardı diye düşünüyorum. Adının masal oluşu farklı bir algı yaratmasın bunlar kesinlikle yetişkinler için olan masallar ve tam serinin içeriğini piyasada ki 200-300 sayfalık kitaplarda bulmanız tabi ki imkansız. Bu masalları okurken,dönemin ahlaki ve kültürel yapısını da inceleme şansı elde edebiliyoruz. Netice olarak bu hikayelerin, dönemin insanlarının tarafından anlatılması bu gözlemler için yeterlidir diye düşünüyorum.


       Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan bu son derlemede önsözü Orhan Pamuk yazmış. Bu önsöze son noktayı koyarken yazdıkları ise oldukça hoşuma gitti. O nedenle bu önsözün bir kısmını sayfama koymak istiyorum...
       Ben bu masalları en kapsamlı ve en iyi derlemeyle okumak isterim derseniz sadece Yapı Kredi Yayınları'nın sayfasında satışı var. Benim gibi set olarak değil de teker teker alıp (ama mutlaka sırası ile ) okumak daha doğru olacaktır. Naçizane önerim bu yönde tabi takdir sizin :)
       8 cildi tek tek yorumlama gereği duymuyorum,bu tek yazının seriyi ve içeriğini yeterince açıkladığına inanıyorum.


       Ayrıca Orhan Pamuk'un önsözünde yer verdiği bir detay var ki çok etkileyicidir. Binbir Gece Masalları'nın tamamını okuyanın bitirdikten sonra öleceği belirtilir. Ben okudum :) Masalların tamamının günümüze kadar gelememesi büyük şans olsa gerek :) Pamuk'unda dediği gibi okusakta okumasakta öleceğiz... 15/12/2015
Keyifli okumalar ve lütfen çocuklardan uzak tutunuz ;)
Sevgilerimle...

Orhan Pamuk'un yazdığı Önsöz'den alıntı;
       Bugün, otuz yıl sonra o ikinci okuyuşta bende  huzursuzluk uyandıran şeyin ne olduğunu biliyorum artık. Pek çok masaldaki  kadın-erkek ilişkilerinin sarsıcı derecede tekinsiz olması, kadınların ve  erkeklerin durmadan birbirlerini aldatmaları, kazıklamaları, dolap çevirip  birbirlerine madik atmaları beni korkutmuştu. Binbir Gece Masallarının dünyasında kadınlar her zaman  güvenilmezdir, hiçbir zaman samimi değildirler ve hep küçük oyunlar ve  hilelerle erkekleri kandırırlar. Zaten masalların anlatılmaya başlaması,  Şehrazad’ın hikâyelerini söylemesi de sevgisiz bir adama karşı hayatını  kurtarmak isteyen bir kadının hilesine dayanır. Bütün kitabı besleyen kadınlar  hakkındaki bu görüş elbetteki aynı hayal ve kültür dünyasında yaşayan  erkeklerin derin ve en temel korkularını yansıtır. Kadınların hile yapıp dolap  çevirmede başvurdukları en önemli silahlarının cinsellikleri olması bu  korkuları pekiştirir. Binbir Gece  Masalları bu bakımdan anlattığı coğrafyanın erkeklerinin en derin  terkedilme, boynuzlanma ve yalnız bırakılma korkularını yansıtır. Bu  hikâyelerden en korkuncu ve okuması mazohistçe zevkli olanı, bütün hareminin  zenci kölelerle kendisini aldatışını seyreden padişahın hikâyesidir. Kadınların  güvenilmezliği konusundaki en temel erkek önyargıları ve korkularını kalben  hissederek, ruhtan gelen hakiki bir heyecanla romanlarında derinden işleyen  Kemal Tahir’in bu hikâyenin parlak bir uyarlamasını kaleme alması hiç de  rastlantı değildir. Erkek korkuları ve kadınların güvenilmezliğiyle tıkış tıkış  dolu bu dünya yirmi yaşımda bana fazla boğucu, fazla “oryantal” ve biraz da  bayağı gelmişti. O zamanlar Binbir Gece  Masallarının kenar mahalle duyarlılığına ve zevklerine fazlaca batmış  olduğunu hissetmiştim. Kötülük, iki yüzlülük ve bayağılık bu hikâyelerin  çoğunda insanların düştüğü, düşürüldüğü bir çirkinlik olarak dramlaştırılmıyor,  yalnızca çarpıcı ve tiksinti verici yanları ve hikâye zevki için bize bir kere,  bir kere daha gösteriliyordu.
        Bu ikinci okumamda hissettiğim  tatsızlık Avrupalılaşma ve Batılılaşmayı bir çeşit “püritenleşme” olarak  algılamam yüzündendi belki ve anlayışsızlığımda yalnız da değildim. O zamanlar  benim gibi modernleşme meraklısı gençlere Doğu klasiklerinin çoğu baş edilmesi güç  ve karanlık birer orman gibi gözükürdü. Bizi onlara yaklaştırıp sevdirecek  modern anahtarlar da yoktu elimizde.
        Binbir Gece Masallarına  üçüncü okuyuşumda ısınabildim en çok. Bu sefer kitaba son dönem Batı  edebiyatının onda bulduğu ve efsaneleştirdiği yanından yaklaştım: Bir büyük  hikâyeler denizi olmasına, kitabın bitip tükenmezliğine, iddiasına ve içindeki  gizli geometriye ilgi duyarak okudum onu. Gene her zamanki gibi içimden geldiği  gibi, bir hikâyeden diğerine atlayarak ve sıkıldığım hikâyeyi bırakıp bir  diğerine başlayarak okuyordum. Kitabı konusundan çok düzeni, boyutu, hırsları  yüzünden sevmeye karar vermiş olmam, bir zamanlar beni huzursuz eden kötücül kenar  mahalle ayrıntılarına kafamı takmaktan alıkoydu beni. Üstelik, belki de artık  hayatın aslında o kötücül ve güvenilmez ayrıntılarla yapıldığını kendi yaşam  deneyimlerimden anlamıştım. Böylece, bu üçüncü okuyuşumda Binbir Gece Masallarında daha edebi olana, yüzlerce yıldır  eskimeyen mantık oyunlarına, kılık kıyafet değiştirme, bir başkasının yerine  geçme, saklanma gizlenme ayrıntılarına dikkat edip zevk aldım. Harun Reşid’in  kılık değiştirip kendi benzerini, sahte Harun Reşid’i bir gece gizlice  dikizlediği son derece çarpıcı bir hikâyeyi kendi romanım Kara Kitapta 1940’ların İstanbul’unun siyah beyaz filmlerden çıkma  havasıyla birleştirdim. Otuz beş yaşımdan sonra hakkında okuduğum İngilizce  rehber kitapların da yardımıyla, Binbir  Gece Masallarını, okudukça sınırsızlığı, gizli mantığı, iç şakaları,  zenginliği, tuhaflığı, güzelliği ve tuhaf güzelliği, çirkinliği, edepsizliği,  bayağılığı, saçmalığı ortaya çıkan bir hazine olarak görmeyi öğrendim. Binbir Gece Masalları ile önceki aşk ve  nefret ilişkim, ilk okumalarım, hayatı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenememiş bir çocuğun  hayalleriyle bir delikanlının öfkeleri arasında geçmişti. Şimdiyse Binbir Gece Masallarının, tıpkı hayat  gibi, olduğu gibi kabul  edilmezse bize mutsuzluk verecek bir şey olduğunu yavaş yavaş anladım. Okur bu  kitabı hiçbir boş beklentiye ve umuda kapılmadan içinden geldiği gibi ve kendi  keyiflerinin mantığını izleyerek okumalı bence. Ama Binbir Gece Masallarını okumaya girişecek okura akıl vermek de  fazla cesaret.
        Gene de okumak ve ölmek üzerine bu kitap aracılığıyla  bir iki söz söylemek isterim. Binbir Gece  Masalları hakkında söylenen çok yaygın iki söz vardır. Birincisi bu kitabı  baştan sona şimdiye kadar kimsenin okuyamadığı üzerinedir. İkincisi, Binbir Gece Masallarını baştan sona  okuyan kişinin öleceği üzerinedir. Birbirleriyle gizli bir mantıkla birleşen bu  iki uyarı okuru ihtiyatlı olmaya itecektir elbette. Ama fazla korkaklık etmeye  de gerek yok. Binbir Gece Masallarını  okusak da okumasak da sonunda biz de öleceğiz.


Orjinal Adı: Elf Leyle ve Leyle
Yazar : Anonim / 9.yy
Sayfa Sayısı : 8 cilt tamamı 3204 sayfa
Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları
Yayın Tarihi : 2001
Çeviri : Alim Şerif Onaran
Tür : Masal
Devamını oku »

AYNI YILDIZIN ALTINDA / JOHN GREEN - 29/12/2015

Yıldızların hastalık ile sağlık,ölüm ile yaşam arasına çektiği ince çizgide gidip gelen iki gencin,sayılı günlerinde sonsuzluğu bulma hikayesi...” Arka Kapak

       Bu kitabın öyle çok reklamı yapıldı,öyle çok konuşuldu ve öyle çok kişide gördüm ki uzunca bir süre okumadım. Bazen böyle bir sorun yaşıyorum,çok konuşulan kitaplara karşı garip bir tepki geliştirip uzak duruyorum. Her gördüğüm yerde elime alıp,arka kapağı okuyup,içini inceleyip geri bıraktım. Sonra bir gün tamam alıyorum dedim aldım ama ondan sonra da okunacak kitaplarımın içinde hep sonraya öteledim. Ve en sonunda aradan çıkarayım diye okumaya başladım...Kitap bittiğinde, bu tepkiyi bir daha geliştirmemek için ne yapmam gerekiyorsa yapacağıma karar verdim.
       On altı yaşında tiroid kanseri olan kahramanımız Hazel Grace, ömrünü bir kaç yıl daha uzatacak bir tedavi ile öleceği günü beklemektedir. Hastalığını kabullenmiş olsa da ölümü bekleme gerçeği ile başa çıkmak için kendince yöntemler geliştirmiştir. Bir gün kanserli çocuklar için oluşturulan bir destek grubuna katılır. Bu grupta hastalıkları ve hissettikleri ile ilgili konuşup birbirlerine destek olmayı amaçlamaktadırlar. Hazel burada hayatını değiştirecek,kalan yaşamında büyük bir iz bırakacak olan Augustus Waters ile tanışır. Birbirlerine karşı duydukları çekim çok güçlüdür ve bir yerden sonra birbirlerinin hayatlarında varolmaya başlarlar. Hazel'ın çok sevdiği ve defalarca okuduğu Görkemli Izdırap adlı bir eser vardır ve bunu Augustus'a verip bunu okuyuncaya kadar görüşmeyeceklerini söyler. Kitap bir kanser hastasının anlatımını içermektedir ve hasta kişi öldüğü için kitap yarım bırakılmıştır. Hazel bu kitabın sonunu bilmeyi çok istemektedir ve Augustus bunun için kitabın yazarı olan Peter Van Houten'e ulaşmak için çabalamaya başlar. Sonunda yazar onları yüz yüze görüşmek için Amsterdam'adavet eder. Hazel ile birlikte çok keyifli günlerde yaşayacakları Amsterdam'a giderler ancak yazar hiç bekledikleri gibi değildir. Ve kitabın sonunu söylemez...Sonrasında geri dönüşleri, Augustus'un hastalığının kötüleşmesi ve herşeye rağmen Hazel'a bir son yazabilmek için uğraşması...
       Kitap, oldukça samimi yazılmış. Hazel ve Augustus'un birbirlerine duydukları aşk hastalıklarının ötesinde anlatılmış. Diyaloglar kimi zaman güldürüyor,kimi zaman düşündürüyor kimi zamansa ağlatacak kadar duygulandırıyor. Özellikle Hazel ve Augustus güçlü duruşlarına hayran kalmamak mümkün değil. Kitap, öyle beklenen kanser hastalığı detayları ile boğmuyor. Aslında yaşananların sebebi şeklinde detay olarak veriliyor. Gençlik kitabı gibi görünse de bence her yaştan okurun ilgisini çekebilecek ve severek okuyacağı bir kitap. Bir anne olarak bazen kendimi Hazel'ın annesinin yerine koyarak okudum...Çocuğu için böylesi bir sonu beklemek insanı ne kadar alıştırabilir. Ölüm fikrine, hele de çocuğunun ölümü fikrine alışmak mümkün değil. Hazel olarak baktığımda ise o kadar güçlü durabilir miydim diye düşündüm. Ne tarafından bakarsanız bakın okunası bir kitap...
       Bu zamana kadar ve bu kadar reklamla okumayan kalmamıştır diye düşünüyorum. Geçen sene filmininde yapılmış olması ve sinemalarda gösterilmiş olması da bir etken. Okumayan izlemiştir ama eminim hemen herkes zaten konuya hakimdir. Her zaman önce kitap felsefesi ile filme bir göz attım diyebilirim. Ama bu izlemekten çok okumaktan keyif aldığım bir çalışmaydı...


Film Afişi

       Kitap arşivini sonradan yapmanın kötü tarafı bu olsa gerek. Çok okunan kitaplar için, zamansız yorumlar yapmak zorunda kalmak. Olsun, burası benim arşivim ve bir gün geri dönüp baktığımda bu satırlar bana hissettiklerimin aynası olacak.
Okumayanlar okusun, izlemeyenler önce okuyup sonra izlesin diyorum ve severek tavsiye ediyorum.
Keyifli okumalar ve seyirler...
Sevgilerimle.


Kitaptan Alıntılar;

  • Gökkuşağı istiyorsan yağmura katlanmalısın.”

  • Bazı sonsuzlar başka sonsuzlardan büyük.”

  • Düşüncelerim,bir araya getiremediğim takım yıldızları gibi...”

  • Acı, hissedilmeyi talep eder.”

  • Depresyon kanserin yan etkisi değil. Depresyon, ölmenin yan etkisi aslında.”

  • Bana sayılı günler içinde sonsuzluk verdin ve bu küçük sonsuzluk için sana ne kadar minnettar olduğumu anlatamam."
  • O okurken uykuya dalar gibi aşık oldum, önce yavaş yavaş sonra bir anda...”
  • Belki “peki” bizim sonsuze dek'imiz olur...”


Kitap hakkında bir diğer detay;
  • TIME dergisi, 2012'nin En İyi Romanı
  • Amazon'un En Çok Satanlar Listesinde 1 numara
  • Indiebound'un En Çok Satanlar Listesinde 1 numara
  • Goodreads, 2012'nin En İyi Genç Yetişkin Kitap Ödülü
  • New York Times'ın En Çok Satanlar Listesinde 1 numara
  • Wall Street Journal'ın En Çok Satanlar Listesinde 1 numara



Orjinal Adı: The FAULT in OUR STARS
Yazar : JOHN GREEN / 1977 - ABD
Sayfa Sayısı : 317
Yayınevi : PEGASUS YAYINLARI
Yayın Tarihi : 06/2013 – 1.BASKI
Çeviri : ÇİÇEK ERİŞ
Tür : ROMAN

                                                                                                                                                                                


YAZAR HAKKINDA;

John Michael Green, 24 Ağustos 1977 yılında ABD'de doğmuştur. Yazarlığın yanı sıra Youtube video blogger ( vlogger) olarakta çalışmaktadır. Aynı zamanda bir eğitimcidir.”Looking for Alaska” isimli ilk kitabı ile Printz ödülüne layık görüldü. Ardından 4 kitap daha yayınlayan yazarın en büyük çıkışı, 2012 yılında kaleme aldığı “Aynı Yıldızın Altında” kitabı ile oldu. Kitap, film olarakta oldukça başarılı yakaladı. 2014 yılında Time dergisinin dünyanın en etkili 100 kişisi listesinde yer aldı. Kardeşi ile birlikte VlogBrothers kanalını başlattı. Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu olan Greeen, Youtube'da bu hastalığı ile olan mücadelesini de anlatmaktadır.
Devamını oku »

YAŞAYACAK SADECE BİR SAATİNİZ OLSA? / RICHARD CARLSON - 26/12/2015

       Richard Carlson ABD'li ünlü bir konuşmacı ve “Ufak Şeyleri Dert Etmeyin”serisi gibi çok satanların içinde yer alan bir çok kişisel gelişim kitabınında yazarıdır. 2006 yılında vefatından sonra eşi Kristine Carlson, yaşadığı acıyı hafifletebilmek adına yıllarca birbirlerine yazdıkları mektup ve notları incelemeye başlar. Bu geçmişe dönüş, onun yeniden hayata tutunmasını sağlarken eşinin anısına çok yakışacak bir davranış sergiler ve bu kısacık ama dopdolu kitabı yayınlar...
       Kitap, Kristine Carlson'ın duyguları ve yaşadığı acıyı,sevgiyi,eşine duyduğu aşkı ve Richard Carlson'ı anlatması ile başlar. 18. yıldönümlerinde eşinin kendisine verdiği bir mektup ve buradaki sorulardan yola çıkarak kendi cevaplarını bulur. İşte kitap bu mektupla devam ediyor. Richard Carlson'ın eşine yazdığı mektubu okumaya, düşünmeye,duygulanmaya ve sorgulamaya başlıyoruz. Ardından Kristine'in ona cevaben yazdığı kısım ve kitabın en zorlu bölümü ise en sonda yer alan soru...Ben kitabı bir kaç ay önce okuduğum halde işte o zorlu soruya hala verecek cevap bulamadım :( Ve, eşi Richard'ın en sevdiği şiiri paylaşıyor son sayfalarda... “Yarın Asla Gelmez”...Bu şiirde ölüm var,aşk var,pişmanlıklar var...Okurken de bol bol gözyaşı var...
       Altı üstü 50 sayfalık bir kitap evet ama herkes okumalı, hepimiz okumalıyız. Ölümün ne zaman, nereden ve hangi sevdiğimiz için geldiğini asla bilmediğimiz bu belirsizlik içinde, keşke dememek için,pişmanlıklar denizinde boğulmamak için,çok geç kalmamak için okunmalı...Hatta üzerinden zaman geçtikten sonra baktık yine hayatın içinde kaybolmaya başlıyoruz, işte o zaman, o şiir bir kere daha okunmalı ki unutmayalım...
       Yaşamınızdan en fazla bir saate sığacak bir kaç sayfanın, üzerinizdeki etkisi tahmininizden çok olacaktır. Mutlaka ama mutlaka tavsiye ediyorum. 15/12/2015
Sevgilerimle...


                                “Yarın asla gelmezse,bugün pişman olacağınız gündür...”


RICHARD & KRISTINE CARLSON


Orjinal Adı: An Hour to Live Hour to Love
Yazar : Kristine Carlson / Richard Carlson
Sayfa Sayısı : 50
Yayınevi : Koleksiyon Yayıncılık
Yayın Tarihi : 12/2010
Çeviri : Serkan Çetinkaya
Tür : Kişisel Gelişim


Devamını oku »

KİTAP HIRSIZI / MARKUS ZUSAK - 25/12/2015

Merak uyandıran,hayat dolu ve son derece ustalıkla yazılmış,nefes kesen bir roman; aynı zamanda harikulade ve sürükleyici.” The Guardian

       Geçen yıl okuduğum bu kitap için, şimdiye kadar okuduğum en enteresan ve garip kitaptı diyebilirim. Kitabın anlatımı alışıldık kitaplardan çok farklı. Çocuk kitabı gibi yazılmış olduğu için oldukça anlaşılır olduğu halde okumak düşündüğümden çok daha uzun sürdü. Yanıltmasın, kesinlikle bu bir çocuk kitabı değil. İlk defa ölüm meleğinin anlatımıyla yazılmış bir kitap oluşu en sıra dışı özelliği diyebilirim. Kitabı bitirdiğimde garip bir ruh hali içine girdim ki o apayrı bir deneyim oldu. Kitap alırken hakkındaki yorumları okumam genelde. Beklentilerimin önceden şekillenmesini hatta beklenti içine girmeyi istemem. Bu kitap tahminimden çok daha fazlasını verdi. Hem okunabilirlik,hem kurgu,hem karakterler,hem anlatıcısı bakımından kesinlikle çok özel ve bambaşka bir kitap...
       Liesel Meminger,kardeşi ve annesinin tren yolculuğu ile başlayan hikayede anlatıcı olan ölüm meleği ile ilk tanışma trende başlar. Liesel'ın küçük erkek kardeşinin hayatını kaybetmesi ile...Kardeşi için yapılan cenazede bulduğu kitabı gizlice alan Liesel'ın kitap hırsızlığı da yine aynı zamanda başlayacak ve hayatını şekillendirecektir. Annesi Liesel'ı savaştan ve etkilerinden koruyabilmek adına başka bir aileye evlatlık olarak verir. Liesel şanslıdır çünkü gerçekten kitaptaki en sevdiğim karakterlerden biri olan adam babası Hans Huberman harika bir adamdır. Onlar ailecek Hitler'i desteklemeyen küçük bir kesimin içinde yer almaktadırlar. Anne ve babası çok farklı ve güzel bir hayat algısına sahip ama oldukça sıradan insanlardır. Hans, Liesel'a okumayı öğretir. Bir süre sonra şehirde yapılan Nazilerin kitap yakma törenindeki bir nazi subayının yaptığı konuşma Liesel'ı derinden etkiler. Ardından yakılan kitapların altında bulduğu tam olarak yanmamış bir kitabı gizlice alır ve eve götürür. Bu arada dev bir kütüphaneye sahip ilsa Hermann Liesel'ı görür ve ona kütüphanesini açar. Liesel yaşadıkları bir olay nedeniyle evden kovulur ve bundan sonra gizlice girip kitapları ödünç almaya başlayacaktır. Babası Hans'ın tanıdığı olan Max, yahudi bir gençtir ve nazilere yakalanmamak için saklanması gerekmektedir. Hans onu evlerinin bodrumunda saklar ve bu süreçte Hans ile Liesel bir çok kitap okuyup birbirleriyle paylaşırlar. Daha sonra Max evden ayrılır ve bir süre sonra da evlerinin bulunduğu bölge müttefik kuvvetler tarafından bombalanmaya başlar...
       Hem savaşa,hem nazilere, hem nazi karşıtı Almanların yaşamlarına farklı bir açıdan bakabileceğimiz bu kitabın kurgusu ve anlatıcısı gibi tarzıda çok farklı. Yer yer küçük notlar olan, ileride olacak olayların önceden anlatılmasına rağmen yine de ürpererek okumaya devam ettiğimiz bir kitap. Başta garip ve sıkıcı gelse de konu ve karakterler o kadar iyi işlenmiş ki kitabı bırakmak mümkün olmuyor. Günlerde sürse okumaya devam ediliyor. Kitabı ölümün anlatışı, ölümün insanlara ve yaşamlarına esprili bakış açısı gülümsemeye neden oluyor ve düşünmeye de... Ölüm,hem kendini, hem işini, hem hayata ve insanlığa bakışını Liesel'ın buruk yaşamı üzerinden anlatıyor. Nazi dönemine dair okuduğum kitaplar hep tek taraftan anlatılmıştı. Burada ise yazar, farklı karakterlerle tüm bakış açılarını görmemizi sağlıyor ki bu yönüyle de farklı bir deneyimdi.

       Elimdeki ve yeni basımlarda kullanılan kapakları beğenmediğim için diğer kapak çalışmalarına da bir göz attım. Ve ben en beğendiğim iki kapağı sizlerle paylaşmak istedim. Keşke kapak konusunda daha özenli ve daha seçici olabilsek... 

Favori Kapağım 1
Favori Kapağım 2
         

       Kitabın ayrıca 2013 yılında yayınlanmış bir de filmi var. Ben kitabı okuduktan sonra filmini izledim, filmi kitap kadar etkileyici bulmasam da yine de beğendim. Önerim her zaman ki gibi önce kitabı okumanız olur. Tadı çok farklı olacaktır ve hem tarzı hem anlatıcısı nedeniyle kesinlikle bambaşka bir deneyim olacaktır. 


       Farklı bir kitap okumak isteyen herkese mutlaka tavsiye ediyorum ve şimdiden keyifli okumalar diliyorum...14/12/2015
Sevgilerimle.


Altını Çizdiklerim;

  • Çocuklar gözlerini zorlayarak okumaya çalışıyordu ve Azrail gibi bir rahibe olan Rahibe Maria’nın etrafında bir hale görüyorlardı. Bu arada; insanların bu Azrail fikrini seviyorum. Orak fikrini seviyorum. Beni eğlendiriyor.”

  • Ölüm beni aldığında,” diye yemin etti çocuk, “yumruğumu yüzünde hissedecek.” Şahsen bundan hoşlanabilirim. Böylesine aptalca bir cesaret. Evet. Bu çok hoşuma gider.”

  • Senden nefret eden bir çocuktan daha kötü tek şey. Sana aşık bir çocuk.”

  • Bu çok güzel bir gün,' dedi Max, paramparça bir sesle. Ölmek için harika bir gün. Bu şekilde ölmek için harika bir gün.”

  • Orağı falan unutun siz. Uzaktan bakınca da yüzüm iskelete de benzemiyor ayrıca. Sadece soğuk günlerde üstüme kukuletalı bir pelerin giyiyorum o kadar."

  • Kelimeler....Neden var olmak zorundaydılar ki...Onlar olmasa bunların hiçbiri yaşanmazdı.”



Orjinal Adı: The Book Thief
Yazar : Markus Zusak / 1975 - Avustralya
Sayfa Sayısı : 574
Yayınevi : Martı Yayıncılık
Yayın Tarihi : 12/2012 -1.baskı
Çeviri : Selim Yeniçeri
Tür : Roman / Tarihi Roman


                                                                                                                  
YAZAR HAKKINDA;
Markus Zusak 23 haziran 1975 Avustralya doğumludur.Üniversitede tarih eğitimi aldıktan sonra 1999 yılında ilk kitabını yayınladı. 1999 ve 2001 yılı arasında yayınladığı kitaplarla bir çok ödül aldı. Daha sonra 2002 yılında The Messenger adlı çalışmasını yayınlayan yazar yine bir çok ödüle layık görüldü. 2005 yılında “The Book Thief” adlı kitabını yayınladı ve bu kitap 30'dan fazla dile çevrilerek yayınlandığı tüm ülkelerde liste başı oldu. Kitap 2013 yılında aynı adla beyaz perdeye aktarıldı. Yazar kitap çalışmalarına devam etmektedir.



Devamını oku »

KELEBEK VE DALGIÇ / JEAN-DOMINIQUE BAUBY - 22/12/2015

 “ Kişi ölümden kurtulsa bile İngiliz tıbbının çok doğru bir şekilde locked-in syndrome olarak adlandırdığı bir durumda tıkanıp kalıyor. Baştan ayağa felçli ancak zihinsel anlamda zarar görmemiş olan hasta,kendi vücudunda hapsoluyor. Ben de artık öyleyim ve tek iletişi aracım,sol göz kapağımın hareketi...Artık zihnim bir kelebek gibi gezinebilir.” Kitaptan alıntı

       Kelebek ve Dalgıç, yakın zamanda tesadüfen edindiğim ve kısacık bir zaman içinde okuyup, yazılışından içeriğine kadar çok etkilendiğim bir özyaşam öyküsü oldu. Sadece tek göz kapağınızı açıp kapatarak ( ki hesaplandığında bu kitap için en az 200,000 defa bu hareketi yapmış olması gerekiyor) aklınızda,yüreğinizde ne varsa kelimelere dönüşmesini ve satırlara dökülmesini sağlamak. Gerçek anlamda vazgeçmeyişin,herşeyin artık bittiğini bildiği anda bile son ana kadar hayata tutunuşun inanılmaz öyküsü. Tek kelime ile hayran kaldım...
       Jean-Do, Elle dergisi baş editörüdür. Çocuğu ile birlikte iyi bir hayatı, çok iyi bir kariyeri vardır. 8 Aralık 1995 yılında 43 yaşında iken beyin kanaması geçirmiş, tıpta Locked-in Syndrome olarak bilinen durumda felçli kalmıştır. Zihinsel anlamda değişen bir şey yokken, fiziksel olarak bir çok hastadan şanslı olarak, kafasını biraz çevirebilmekte bir de sol gözünü açıp kapatabilmektedir. Jean-Do yoğun bakımdan çıktıktan sonra ilk olarak düzelebileceğini düşünse de zamanla bunun mümkün olmadığını görür. Dalgıç giysisini, kıpırdayamayışının nedeni olarak hayal eden Jean-Do, zihnini ise özgür bilr kelebek olarak nitelendirmektedir. Göz kapağının hareketleri ise bu kelebeğin kanat çırpışları...
Fransızcada en çok kullanılan kelimeler bir dil terapisti tarafından düzenlenir ve buna göre harfler sıralanır. Her harf kendisine tek tek okunur ve doğru harfte Jean-Do sol gözünü kırpar. Bu şekilde çalışarak kitabın yazımı tamamlanır. 1997 yılında kitap yayınlanır ve bundan bir kaç gün sonra hayatını kaybeder.


Jean-Do kitabını yazdırırken çekilmiş bir fotoğraf.

        Kitap, kısa kısa 28 bölümden oluşuyor. Bu bölümlerde, Jean-Do'nun yoğun bakım sonrası durumunun ciddiyetini anlaması,duruma tepkisi,kabullenişi ve iç dünyasında yaşadığı geçmiş hesaplaşmaları,özlemleri,pişmanlıkları,mutlulukları okuyoruz. Günlük rutini olan temizlenmesi,terapileri,hasta bakıcı,hemşire ve doktorları içeren bölümlerde mevcut. Kitabın genelinde, içinde bulunduğu duruma olabildiğince esprili yaklaşmaya çalışmış olsa da, satır aralarında öyle küçük ve sıradan görünen ama öyle vurucu detaylar var ki...Kitabı okurken, yaptığı espriye gülümseyişiniz bir anda solup gidiyor...Ve geride buruk bir tat bırakıyor. Hayal gücü ve anılarına sımsıkı sarılıp, felçli olduğu bu süreç içinde olabildiğince hayata tutunuyor. Ayrıca Alexandre Dumas'ın “Monte Cristo Kontu” kitabını çok seven Jean-Do, felç olmadan önce bu kitabı okuyup bu kitabın çok farklı bir modern versiyonunu yazmayı hayal eder. Edebiyatta ilk ve tek olarak locked-in syndrome durumuna yer veren kitapta, “Noirtier dede” karakteri ile kendini özdeşleştirip, modern versiyon hayali yüzünden cezalandırıldığını düşünür. Bu detayı “Bir Başka Tesadüf” başlığı altında yazmış ve durumunu her ne kadar kabullenmiş gibi görünse de aslında çaresizce bir neden aradığını, bana göre çok net ifade etmiştir. 
       Hepimiz içinde bulunduğumuz bedenlerde aslında devasa bir hafızaya,uçsuz bucaksız bir hayal dünyasına sahibiz. Jean-Do felçli haliyle bunu sonuna kadar kullanır ve hareketsizliğin, onun sahip olduğu bu iki şeyi yok etmesine izin vermez. Zihnini bir kelebek gibi özgür bırakır ve bize okunacak,sorgulanacak çok iyi satırlar bırakır...Bu kitabın her bir kelimesi için harcanan enerjiyi,yorgunluğu ve uğraşıyı dikkate alırsak gerçekten çok kıymetli olduğunu anlamak zor olmasa gerek...
       2007 yılında kitap aynı adla beyaz perdeye aktarılmış. Filmin büyük kısmı Jean-Do'nun bakış açısı ile çekilmiş. Şöyle ki; her doğru harfte gözünü kırptığı zaman ekranda kararmış. Yönetmen, kitaptaki duyguyu filme doğru aktarabilmek için, ingilizce olması yönündeki tüm ısrarlara rağmen Orijinal diline sadık kalmayı tercih etmiş ve bunun için fransızca öğrenmiş. Bence çok iyi yapmış...Filmini de yorumu yazmaya başlamadan hemen önce izledim. Kamera kullanımı çok sıra dışıydı ve çok beğendim. Film kitapla zaman zaman ayrı düşse de, yaşanmış bir hayatın görüntüleri, bir şekilde kurgu filmlerden etkili oluyor sanırım. Filmi sevdim ama her zamanki gibi önce kitabını okuyarak izlerseniz daha iyi olur diye düşünüyorum.22/12/2015
Sevgilerimle...

Film Afişi

       .
Altını Çizdiklerim;

  • İnsanın bu cehennem tuzağına düşme şansılotoda büyük ikramiyeyi kazanma şansı ile eşdeğerdir, tabii bunun hiçbir avutucu yanı yok.”

  • Sadece sürülmekle,dilsiz,yarı sağır edilip,tüm zevklerden mahrum bırakılmakla ve bir denizanası gibi yaşamaya mahkum edilmekle kalmamıştım; aynı zamanda korkunç da görünüyordum.” Aynaya baktığında tepkisi.

  • Tüm bu neşe ortamına ben de dahil olmak isterdim ama tek gözümleonlara baktığım anda genç adam,büyükanne ve berduş bir anda tavandaki duman dedektörünü seyretme ihtiyacı duyup kafalarını çeviriyorlardı. “Turister” yangından çok korkuyor olmalı.”

  • Zevk olsun diye tatların ve kokuların canlı hatırasıyla teselli buluyorum; tükenmeyen duyu haznesi...”

  • Hırslı ve birazda alaycı olan,bu zamana kadar hiçbir başarısızlığı olmayan Bay L. ıstırabı öğrenir,kesin gözüyle baktığı her şeyin yıkıma uğradığını görür ve yakınlarının aslında birer yabancı olduğunu keşfeder.”

  • Yersiz olmasına rağmen hala “dergim” diyorum. Sanki sonundaki o iyelik eki beni dünyaya bağlayan hassas bir ipmiş gibi...” Tüm kitapta en sevdiğim cümle.

  • Acaba bu evrende beni bu dalgıç hücresinden kurtaracak bir anahtar var mıdır? Ya da son durağı olmayan bir metro? Peki,özgürlüğümü geri satın alabileceğim bir para? Sanırım başka yerde aramam gerekiyor bunları. O zaman, ben gidiyorum.”



Orjinal Adı: Le Scaphandre et Le Papillon
Yazar : Jean-Dominique Bauby
Sayfa Sayısı : 144
Yayınevi : Nemesis Kitap
Yayın Tarihi : 02/2013
Çeviri : Nazlı Ceyhan Sümter
Tür : Otobiyografi / Anı


                                                                                                                       
Yazar Hakkında;
Jean-Dominigue Bauby 23 Nisan 1952 yılında Fransa'da doğmuştur. Aktör,yazar ve Elle dergisi editörü olarak çalışmıştır. 8 Aralık 1995 yılında çok nadir oluşan bir beyin kanaması geçirmiş ve felç olmuştur. Bu süreçte sadece sol göz kapağını oynatarak anıları ve hastalık dönemindeki yaşadıklarını anlatan “Kelebek ve Dalgıç”ı yazdırmıştır. Kitabının yayınlanmasının hemen ardından 9 Mart 1997 yılında hayatını kaybetmiştir. Kitabı 2007 yılında beyaz perdeye aktarılmış ve 2007'de en iyi ilk 10 film içinde yerini almıştır.




Devamını oku »

DENİZ TANRIÇASI / P.C.CAST - TANRIÇA SERİSİ 1.KİTAP - 19/12/2015

Kim bir tanrıça olmak istemez ki?.. İlginç aşk hikayeleri, keskin karakterler ve zekice diyaloglarla dolu.” Arka Kapak - Romantic Times

       İki yıl önce,uzun bir felsefe,psikoloji vs. ağır kitaplar okuma döneminden sonra şöyle kafa dağıtmak için okuyabileceğim çıtır çerez bir kitap arayışı içerisindeyken Efsane Tanrıça'yı alıp okudum. Yazarın yedi kitaptan oluşan serisinin meğer en son kitabıymış. Bu kitapla P.C. Cast'in hayal gücüne ve tarzına hayran kaldım. Tam bir mitoloji,özellikle yunan mitolojisi meraklısı olarak bu seriyi tamamlamamak olmazdı. Hele de böylesine harika bir hayal gücü karşısında şapka çıkarmamak,önünde saygıyla eğilmemek imkansız...
       Serinin ilk kitabı olan Deniz Tanrıçası, hava kuvvetlerinde teğmen olan Cristine Canady'nin 25. doğum gününde eğlenmek amaçlı tanrıça çağırma ritüeli yapması ile başlar. Yalnız başına evinde yaptığı kutlamasına tavuk ve şampanya ile başlayıp,şampanyanın etkisi ile ay ışığında dans ederek hayatında biraz sihir olmasını diler. Farkında olmadığı şey ise dileğinin gerçekleşeceğidir. Birkaç gün sonra içinde bulunduğu uçak denize düşer ve ölmek üzereyken deniz kızı Undine ile yer değiştirir. Undine yani CC'nin başı üvey kardeşi Sarpedonla derttedir. Tabi CC bir deniz kızı olarak bir çok şeyi daha yeni öğrenmektedir. Gaea'ya gider ve yardım ister. Gaea ona üç günde bir denize dönmesi şartı ile tekrar normal bir beden bahşeder. Taki gerçek aşkı bulana kadar bunu sürdürebilecektir. Bu süreçte bir deniz erkeği olan Dylan ile tanışır ve ona aşık olur. Ayrıca karada da bir hayatı vardır. Andras adlı bir şövalye tarafında deniz kenarında bulunarak keşişlerin olduğu Caldei manastırına götürülür ve orada misafir edilir. Her üç günde bir denize dönmekte ve bu süreyi Dylan ile geçirmektedir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde tanrı ve tanrıçalarında karıştığı küçük çaplı bir savaş ve çok keyifli bir final sizi bekliyor. Çok fazla detay vermek istemiyorum.
       Bu kitabı Efsane Tanrıçasından sonra okudum. Şimdiye kadar tüm seriyi bitirdim ve her bir kitaba ayrı hayran kaldım. Ancak bu kitap bana göre,serinin en yavaş ilerleyen kitabı. Sıkılmadan keyifle okudum ama özellikle Efsane Tanrıçası ve Bahar Tanrıçası kadar etkilenmedim.
Yunan mitolojisi hakkında bildiklerinizi başka boyutlarda değerlendirmenizi sağlayacak kadar iyi kurgulanmış, keyifli ve bambaşka bir kitap. Fantastik,mitolojik ve romantik başlıklarının her biri altına yakışır,hepsini bir arada okuyabileceğiniz bir kitap ve hatta seri...
       Deniz tanrıları ve tanrıçalarının kim olduklarına ve yaşamlarına bir göz atmak isterseniz gayet hoş vakit geçirebileceğiniz bir kitap.
Yukarıda saydığım türlerden en az birini seviyorsanız bile keyifle okuyabileceğinizi düşünüyorum.
Şimdiden keyifli okumalar. 07/12/2015
Sevgilerimle...





Orjinal Adı: GODDESS of The SEA
Yazar : P.C. CAST 1960- ABD
Sayfa Sayısı : 447
Yayınevi : PEGASUS YAYINLARI
Yayın Tarihi : 05/2010
Çeviri : SEVİNÇ TEZCAN YANAR
Tür : ROMAN / FANTASTİK

                                                                                                                                                                                


YAZAR HAKKINDA;

1960 ABD doğumlu yazar P.C. Cast, romantik/fantazi dalında yazdığı kitaplarla öne çıkmıştır. 7 kitaptan oluşan Tanrıça Serisi ile çeşitli ödüller kazanan yazarın en büyük başarısı, kızı Kristin Cast ile birlikte yazdığı “Gece Evi” serisi olmuştur. 2005 yılında kaleme almaya başladıkları seri 12 kitaptan oluşmaktadır. Yazmaya devam eden yazarın “Gece Evi” serisi film hakları Davis film tarafından satın alınmıştır.





Devamını oku »

SENDEN ÖNCE BEN / JOJO MOYES -19/12/2015


 “Mucizelere inanmıyorsanız durup bir kez daha düşünün...” Arka Kapak

       Pegasus yayınlarından çıkan Jojo Moyes imzalı kitabımız 2013 yılında büyük yankı uyandırdı. Yine bir çok kişinin elinde gördüğüm için almamakta inat ettim,ancak sonuç kaçınılmazdı. Bunu her zaman her kitap için yapmamak niyetindeyim. Çıktığı sene okuduğum, güzel bir kurgu, romantik ve duygusal bir hikaye. Ve dramatik bir son...Genel olarak klasik aşk hikayelerinden çok farklı olmayan ancak dramın romantizmden fazla yaşandığı ve hissettirildiği güzel bir kitap.
       Hayat dolu ve hareketli Will'in hayatı geçirdiği motosiklet kazası ile mahvolur. O artık bakıma muhtaç ve tekerlekli sandalyeye muhtaçtır. Lou ise herkesin eline baktığı ailesini geçindirmek için bir kafeteryada çalışan sorumluluk sahibi biridir. Lou'nun kafeteryada ki işinin son bulması ile aynı zamanda ailesi de Will için bir bakıcı arayışına girmiştir. Ve çiftimizin yolu bu şekilde kesişir. Bundan sonra kitap boyunca, içinde bulunduğu durum nedeni ile artık mutsuz ve aksi bir adam olan Will ile, ailesini geçindirebilmek için her şeye katlanıp ona bakmak zorunda kalan Lou'nun birbirlerinin hayatında yarattığı değişiklikleri okuyoruz. Umut ve umutsuzluğun iç içe geçtiği bir hikaye. Aslında sonunu gayet iyi biliyorken bile okurken sürekli başka sonlar hayal etmekten kendini alamıyor insan. Will gibi uçlarda yaşayan bir adamın artık yemeğini bile yiyemeyecek durumda oluşu dikkate alındığında yaptığı aksiliklere ve tersliklere kızmak pek mümkün olmuyor. İç dünyasında haksızlığa uğradığına inanıyor. Lou ise Will ile, başlarda mecburiyetten olsa da sonra yarattığı küçük değişimleri farkedince isteyerek ve severek uğraşıyor...Umutsuzluğu,çaresizliği, öfkeyi, aşkı, acıyı, romantizmi ve son sayfaya kadar taşıyacağınız umudu bir arada yaşamanızı sağlayabilmiş bir kitap...
       Kitabın dili , anlatımı çok iyi. Mekanlar ve kişilerin iç dünyaları öyle detaylı ve iyi tasvir edilmiş ki anlamak ve canlandıramamak imkansız. Kitap konusu itibarıyla aslında öyle çok orijinal ya da özel değil, olaylardan ziyade karakterlerin iç dünyasına ağırlık verilmesi kitabı bu kadar etkileyici kılmış olabilir diye düşünüyorum. Son yüz sayfasında ağlamadım hatta sonunda da ağlamadım. Duygulanmadım değil ama öyle kahrolmadım. Netice de kitap boyunca zaten Will'in düşüncelerinden kitabın sonunu anlamak mümkün. Benim hoşuma giden, ağlamak ve gülümsemek arasında bir yerde bırakan Will'in mektubu oldu ki güzeldi gerçekten. Kitap kapağına gelirsek, tek başına kitabı satın alma nedeni olabilecek kadar başarılı ve güzel bir tasarım. Bu konuda tasarımcıyı kesinlikle tebrik etmek istiyorum.
       Kitapta sevmediğim şey ise, daha ilk beş sayfada kitapla ilgili yorumların oluşuydu. Kitaba başlamadan önce bunları okuduğunuzda etkilenmemeniz mümkün değil. Bunu bir strateji olarak yaptılarsa gerçekten rahatsız edici ve etkilemek adına yapılmış art niyetli bir hareket olduğunu düşünüyorum. Bu yorumları son sayfalara koymaları çok daha mantıklı olurdu. Kitap zaten reklamlarla bol bol boy gösterdi, bestseller oluşu adını yeterince duyurdu. İlk sayfalara koyulan yorumlar biraz fazla geldi bana ve hoşuma gitmedi.
       Kitabın filmi için anlaşmalar yapılmış, cast belli olmuş, 04/03/2016 tarihinde ABD'de yayınlanması hedefleniyor. Başrolde, Lou'yu canlandıracak olan Emilia Clarke varmış ki, kendisine Game of Thrones dizisindeki rolü ile hayran olduğum tartışılmaz...Eminim bu rolünde hakkını fazlasıyla verecek ve filmi izlemek için bir nedende Clarke olacaktır.

Emilia Clarke

Türü sevenler için tavsiye edebilirim. 07/12/2015
Şimdiden keyifli okumalar...
Duygusal okurlar, mendilleri unutmayın ;)



Emilia Clarke and Sam Claflin




Lou and Will



Orjinal Adı: ME BEFORE YOU
Yazar : JOJO MOYES / 1969 - ABD
Sayfa Sayısı : 480
Yayınevi : PEGASUS YAYINCILIK
Yayın Tarihi : 08/2013 / 5. BASKI
Çeviri : AYŞE GÖRÜR
Tür : ROMAN

                                                                                                                                                                                


YAZAR HAKKINDA;

Jojo Moyes, 4 Ağustos 1969 yılda İngiltere'de doğmuştur. 1992 yılında, Londra Şehir Üniversitesi lisansüstü gazete gazetecilik kursuna, Independent gazetesi tarafından finanse edilen bir bursla katıldı. Daha sonra Independent gazetesinde Sanat ve Medya Muhabiri oldu. 2002 yılında ilk romanı olan “Shelterin Rain”'i yayınladı. En büyük çıkışını “Senden Önce Ben” kitabı ile yapan yazarın kitabı 11 dile çevrildi. Gazeteci eşi ve 3 çocuğu ile birlikte Safron Walden'da yaşamaktadır.


Devamını oku »

LEYLA / ALEXANDRA CAVELIUS - 15/12/2015

Balkanlarda neler olup bittiğini anlatansarsıcı bir kitap. Leyla kendisinin ve başka kadınların yaşadıkları cehennemi haykırıyor...Bu kitabı sonuna kadar okuyup bitirmeden duramıyorsunuz.” Svenska Dagbladet - Arka Kapak

       Alman gazeteci ve yazar olan Alexandra Cavelius'un araştırmaları ile kaleme aldığı Leyla, 1990 lardaki bosna savaşlarının iç yüzünü, savaşta yaşananları ve sonuçlarını görebilmemiz için çok iyi bir kaynak ve çok ama çok acı bir gerçek hayat hikayesi...Kitabı iki sene önce okudum ancak etkisinden haftalarca kurtulamadım. Hala da kitabı gördüğümde, hakkında konuştuğumda aynı şekilde ürperiyor ve dağılıyorum. Aklım istem dışı bir şekilde Leyla'nın ve diğer tüm kadınların yaşadıklarına, bunlara nasıl katlanıp, nasıl hala hayatta olduklarına kayıyor. “Nasıl yaşanabilir” diyorum sürekli. Gözlerini her kapattığında gördüklerinle nasıl yaşayabilirsin. Bunu başarabilen kadınların gerçekten çok güçlü olduklarına inanıyorum. Başka türlü, okuduklarımın gerçekliği karşısında ben bir okuyucu olarak darmadağın olurken, bunları yaşayan kadınların nasıl bir ruh hali içerisinde olduğunu tahmin etmem, onların acısını anlamaya birazcık yaklaşmam bile imkansız... İnsanoğlunun ne kadar aşağılık olabileceği sorusuna da cevap olduğunu düşünüyorum bu kitabın. Ve savaşların erkekleri öldürüyor olmasının aslında bir lütuf olduğunu düşündürüyor, kadınların yaşadıkları ile hayatta kaldıkları düşünüldüğünde...Kimsenin ölmediği ve savaşların olmadığı bir dünyanınsa ütopyadan ibaret olduğunu,asla gerçek olmayacağını hepimiz gayet iyi biliyoruz. Her ne kadar yeni yıllarda savaşsız,barış dolu bir dünya dilesekte...
        Kitabımız Leyla'nın çocukluğu,okul yılları,gençliği gibi Leyla'nın hayatı üzerinden Bosnaya ve Bosna'daki yaşam hakkında fikir edinmemizi sağlayan bölümlerle başlıyor. Sonrasında ise savaşın başlaması ve Leyla'nın on altı yaşında iken diğer bir çok kadınla birlikte toplandığı bir hindi çiftliğinde devam ediyor. Savaşın dehşet uyandıran ve en iğrenç kısımlarına şahitlik etmeye burada başlıyoruz. Oradaki kadınlara yapılanlar,yaşama koşulları hiç bir canlıya yapılamayacak kadar aşağılık ve iğrenç. Toplu tecavüzler,aşağılamalar,dayaklar ve akla gelmeyecek işkenceler... Buradayken Leyla ile birlikte başka kadınların ve çocukların hikayelerine kısmen ortak oluyoruz. Leyla ile devam eden yolculuğumuz bir kale,bir birlik grubu ve iki genelev ile tecavüzler,işkenceler,sefalet ve açlık içinde devam ediyor. Daha sonra Leyla'nın kurtuluşu,savaşın bitişi ve ailesine kavuşması,terapi dönemleri ile devam ediyor ve hayattan beklentileri ve içinde bulunduğu ruh halinin özeti ile son buluyor.
        Kitabın içeriği hakkında değil ama hissettirdikleri ile ilgili daha çok yazıyor insan. Çünkü öfkeli,delirmiş,çıldırmış oluyorsunuz. Nasıl olur da bu kadar kötü olunabilir, nasıl olurda böylesi zalim bir dünya yaratılabilir ve insanların umutları,hayatları,benlikleri,herşeyleri, sorgusuz sualsiz, böylesine vahşice ele geçirilebilir. Savaş kelimesinden anladığım eskiden silahlar ve birbirini öldüren taraflarken şimdi olaya çok daha farklı bakıyorum. Savaş bizim okuduklarımızdan, bildiklerimizden ya da bildiğimizi zannettiklerimizden çok daha vahşi bir şey...Ölümün kurtuluş olduğu durumların varlığının nasılda kaçınılmaz olduğunu gördüm bu kitapta. Özellikle de bir kız çocuğu annesi olarak bambaşka bir taraftanda baktım, canım ölesiye acıdı. Akşam 22:30 sularında elime aldığım kitabı sabah 5:30 civarı ağlayarak,küfürler ederek,lanetler okuyarak,kahrederek okudum. Ben okuduklarımı sindiremedim ki bu kadınlar yaşadıklarını sindirebilsin...
        Kitabın anlatımı ve dilini hiçte takmıyorsunuz. Okumaya başladığınızda sizi öyle bir içine alıyor ki asla bırakamıyorsunuz. Leyla'ya ne olduğu, ne olacağı sürekli olarak sizi bir sonraki sayfayı çevirmeye zorluyor. Nefes almadan,delirerek, hayır daha fazla okuyamayacağım dediğinizde bile kendinizi bir sonraki sayfaya geçmiş olarak buluyorsunuz. Oturun ve okuyun. Bu kitap başka bir kitap,bu gerçek bir hayat...Biz Leyla'yı okurken aslında onun nezdinde tüm bunları yaşayan bütün Bosna'lı kadınları,hatta savaş bölgelerindeki tüm kadınları okumuş oluyoruz. Ve bir savaş durumunda bunları yaşamayacağımızın garantisini kimse veremez...
Keyifli bir okuma olmayacak,ancak bir farkındalık yaratacak, bu keyif almaktan çok daha önemli...

Bana tecavüz edenlerle karşı karşıya olmaktan korkum yok. Başıma gelen bunca şeyden sonra ölümden başka hiçbir şeyden korkmuyorum. Mahkemeye çıkacağım o gün için yaşıyorum! Gerçeği unutmamam gerek. Adalete inanıyorum. Ve bu adamların cezalandırılmasını istiyorum.Tanrı'nın her şeyi gördüğü söylenir. Bu bazen biraz uzun sürse de.” Leyla



Orjinal Adı: LEILA
Yazar : ALEXANDRA CAVELIUS
Sayfa Sayısı : 279
Yayınevi : PEGASUS YAYINLARI
Yayın Tarihi : 02/2011 - 1.BASKI (CİLTLİ)
Çeviri : FİRUZAN GÜRBÜZ
Tür : ROMAN

                                                                                                                                                                                


YAZAR HAKKINDA;

1967 Almanya doğumlu gazeteci ve yazardır. “Leyla” isimli kitabını kaleme almak için Bosna savaşı hakkında araştırmalar ve kurtulan kadınlarla yaptığı röportajlar yapmıştır. Bu esnada Leyla ile tanışır ve onun hikayesini günlerce yaptığı konuşmalar sonucu kaleme alır. Ayırca yazarın Rabia Kadir'in yaşam öyküsüne yer verdiği “Ejderha Savaşçısı” adlı bir kitabı daha vardır. Hala Berlin'de yaşamını sürdürmektedir.



Devamını oku »