İNSAN NEYLE YAŞAR - LEV N.TOLSTOY / 12/10/2019

          Yine bir yerlerde açılmış kitap standlarından birinde görüp, aslında adındaki soruya verdiği cevabı da için için merak ettiğim için aldığım kitap...Tolstoy'un Anna Karenina'sını, Savaş ve Barış'ını okuduktan sonra bu kitap içeriğinden, diline kadar oldukça farklı hissettirdi. Tolstoy'un hayatını incelediğimizde bir dönem yaşadığı ruhsal sıkıntılar nedeniyle, kendini dine adadığı ve bir süre bu şekilde yaşadığını görürüz. Bu eserde aslında tamamen bu temel üzerine kurulmuş. İnsana, insanlığa dair olumlu, olumsuz manevi hissiyatları, inanç temeli üzerine kurduğu kısa hikayelerle anlatıyor. Farklı yayınevlerinden çıkan kitapta hikaye sayıları değişebiliyor. Aslında içinde 6 hikaye var ve sanırım İş Bankası Yayınları'nda tamamı mevcut. Benim okuduğum yayınevinden çıkan basım 4 hikayeyi içeriyor.
          Kitaba adını veren ilk hikaye, ceza olarak yeryüzüne gönderilen bir meleğin affedilmek için cevaplaması gereken üç soruya cevap arayışını içeriyor. Bunlardan biri “insan neyle yaşar?”...
Üç Soru” adlı hikaye aslında içlerinde en sevdiğimdi diyebilirim. İlkinden farklı üç soruya cevap arayan bir kral ve ve bilge arasında geçen o son diyalog gerçekten oldukça etkileyiciydi. “Surat'ın Kahve Dükkanı” farklı dinlere mensup bir grubun nasıl bir kibirle kendi inancını üstün gösterme çabasına girdiğinin güzel bir ifadesi olmuş. Bu hikaye, aslında benim doğrularımla hem uyuşurken hemde yine temeli kutsal bir temele dayandırıldığı için değişik bir çelişki yarattı diyebilirim. “İnsana Ne Kadar Toprak Lazım” ise adından da anlaşılacağı üzere dünyadaki açgözlülüğün ne olursa olsun sonunun fiziksel olarak kapladığımız alan kadar toprakla biteceği...
          Genel olarak güzel bir eser, içerdiği sorular sorgulamaları beraberinde getiriyor ki bu bir kitapta en sevdiğim özelliklerdendir. Yine de öyle çok derin sorgulama hali yaşatmadı. Belkide cevaplarla birlikte okuduğum için. Yazarın bir dönem oldukça dindar bir hayat sürmesi, ki 1887-1889 gibi kısa bir dönem, sonrasında ise bence tamamen sorgulayan bir karaktere sahip olmasından dolayı hristiyanlığı eleştirmeye başladığında aforoz edilmesi ile insanı insan yapan değerlerin belli bir dine ya da inanca maledilemeyeceğini görmüş olduğunu düşünüyorum. Kalıplardan çıkıp daha evrensel bakmış ki bunu hikayelerinden birinde açıkça görmek mümkün. Tolstoy erdemli ve ahlaklı insanların ancak inançlı insanlardan çıkabileceğini belirtmiş ancak ben bu düşünceye katılmıyorum. İnançların mutlak bir yaptırım gücü yok. Mutlak olan vicdanına sıkı sıkıya sarılmış olmak. Ve vicdanın üzerine inşa edilen tüm değerler.
         Ancak bu siteyi hazırlarken farkettiğim bir diğer gerçekse, bir eseri yazan kim olursa olsun, çocukluğundan itibaren yaşadığı hayatı, yaşadığı dönemi, ülkeyi, o dönemde içinde bulunduğu toplumsal, siyasi ve ekonomik şartları, hepsini bilmek okunan esere de yazara da bakış açısını gerçekten çok değiştirebiliyor. Eleştirmekten ziyade anlamaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Bizi geliştirecek olan bu...
         İnanıp inanmamakla ilişkilendirmeden, 1 gün içinde okuyup bitirilebilecek kadar kısa ve sade bir dille yazılmış, belki bazılarını unuttuğumuz bir kaç değeri yeniden hatırlamamızı sağlayacak, belki farklı bir kaç bakış açısı edinmemize yardımcı olacak, ama bittiğinde iyi hissettirecek bir kitap.
Şimdiden iyi okumalar...
12/10/2019



Orjinal Adı: İnsan Neyle Yaşar
Yazar : Lev N. Tolstoy
Sayfa Sayısı : 92
Yayınevi : İndigo Kitap
Yayın Tarihi : 2019
Tür: Dünya Edebiyatı



Altını Çizdiklerim ;

  • Hiçbir insan akşam olduğunda, bedeni için çizmeye mi yoksa naaşı için terliğe mi ihtiyaç duyacak bilemez.”

  • Tüm insanların kendilerine baktıkları için değil, sevgi sayesinde yaşadıklarını öğrendim.”

  • Tek bir önemli zaman vardır, o da şu an! En önemli an şu andır çünkü üzerinde gücümüzü kullanabileceğimiz tek andır. En önemli insan birlikte olduğun insandır çünkü hiç kimse bir başkasıyla bir ilişkisi olup olamayacağını önceden bilemez. Ve en öenmli iş de o kişiye iyilik yapmaktır çünkü insan yeryüzüne sadece bu yüzden gönderilmiştir!”

  • Efendiler bana öyle geliyor ki insanları inanç konusunda birbirleriyle hemfikir olmaktan alıkoyan şey aslında kibir!”

  • Hangi tapınağın su kaynağı okyanuslardır? Ya da hangisinin kubbesi gök kubbe? Hangisinin lambaları güneş,ay ve yıldızlardır? Ya da hangi resim, yaşayan, sevgi dolu ve birbirine yardım eden insanoğlu ile kıyaslanabilir? Tanrı'nın insanoğlunun mutlu olması için yaydığı iyilikler ile ilgili kayıtlar nerededir ? Nerede insanoğlunun kalbi kadar anlayabileceği bir kurallar kitabı vardır ? Ve hangi adak taşı, iyi bir insanın Tanrı'ya adanan kalbi ile kıyaslanabilir?

  • Pahom'un ihtiyacı olan toprak parçası sadece bir metre seksen santimeteydi...”

Devamını oku »

GÖLÜN DİBİNDEKİ EV - JOSH MALERMAN / 21/09/2019

        Josh Malerman'ın Kafes isimli kitabını oldukça başarılı bulmuştum. Bilinmeyenle yarattığı gerilim gerçekten çok başarılıydı ve kitabın sonunu da tamamı kadar etkileyici bulmuştum. Ardından çıkardığı Gölün Dibindeki Ev isimli kitabını çok uzun zaman sonra okuma fırsatım oldu.
Aslında temelde yine gerilim unsuru olarak bilinmeyeni kullanıyor. Kurguyu, gölün dibinde bir ev fikrini, hayal gücünü ve detayları çok beğendim. Etkileyici bir başlangıç ve devamında yine benzer bir okuma hali sürdürmüş olsamda, sonlara doğru bunu gerçekten iyi bir yere bağlayabilecek mi endişesi yaşadım. Bence bağlayamadı. Kafes kitabındaki gibi bir belirsizlik yaratmaya çalışmış ama onun kadar etkili olamamış. Eğer sonuna çok takılmadan okursanız detaylar ve kurgu kesinlikle çok başarılı.
         Amelia ve James'in ilk randevusu. Amelia'yı etkilemek adına farklı bir plan yapan James onu amcasının kanosu ile bir göl gezisine çıkarır. Birbirine bağlı 3 gölün ilkinden başlar randevuları. Sonra 2.göl ve bir şekilde 3. gölü keşfederler. Ancak 3. göl ilk ikisinden çok daha farklıdır. Daha kötü kokmakta, manzarası daha farklı, suları ilk iki göl kadar temiz olmayan kasvetli bir havaya sahip bir göldür. Bu gölde, ilk randevularında büyük bir keşif yaparlar. Suyun altında gerçek bir ev vardır. Hemde oldukça büyük ve her detayıyla gerçek bir ev. Sanki bir zamanlar suyun üzerinde, birilerinin yaşadığı, içindeki tüm eşyaları ile, katları, içinde havuzu, bodrumu, hatta saunası bile olan gerçek bir ev. Ancak tamamen suyun altındadır. Bu keşfin detayları için dalış malzemeleri ile tekrar gelirler ve evi dolaşmak için yaptıkları her dalışta evin farklı detaylarını görecek, bir süre sonra buna tamamen bağımlı hale geleceklerdir. Ve bir süre orada daha fazla kalabilmek için kendi sallarını bilee yaparlar. Evdeki herşey normal bir evde olduğu düzendedir. Dolaplardaki tabaklar, bardaklar, masadaki tuzluk, biberlik, koltuklar, eşyalar herşey sabit bir şekilde yerli yerindedir. Fizik kurallarına tamamen aykırı bu durumun ürkütücülüğü bir süre sonra evin içinde duydukları ayak sesleri ve uçuşan elbiselerle oldukça artar. Bu korku ile bir süre eve gitmeyi bırakırlar. Bize ait dedikleri bu ev onları ürküttüğü kadar kendine çekmeye ve normal yaşamlarında onları etkilemeye devam etmektedir. Günler sonra dayanamayıp daha fazlasını öğrenmek için tekrar o eve gittiklerinde herşey çok daha farklı ve ürkütücü bir boyut kazanacaktır.
         Josh Malerman'ın hayal gücünü ve yarattığı gerilimi seviyorum. Her ne kadar bu kitabını Kafes kadar etkileyici bulmamış olsamda yine de farklılığı ve evin içinde kitap kahramanları ile gezinirken yaşattığı paranoya kesinlikle çok iyi. Ayrıca oldukça zengin betimlemelerle satırları zihinde canlandırmayı kolaylaştırıp kitabın içine girmeyi de sağlayabiliyor. Bu da tabi satırların etkisini çok daha arttırıyor ki kitaplarda en sevdiğim detayların başında betimlemeler gelir. Belki bir miktar daha genç, en azından bana göre daha genç bir okuyucu kitlesine hitap ediyor. Bunu da okumadan bilemezdim. Dili, ifadeleri, çevirisi bakımından da okuması kolay, keyifli ve güzel oldu.
         Ben kitabı okurken ister istemez ilk kitabını referans aldığım için hayal kırıklığına yakın birşeyler hissettim diyebilirim. Yine de hayal gücü ve kurgusu için okuduğuma değdi. Yazarın diğer kitaplarında görüşmek üzere...
Keyifli okumalar;
21/09/2019



Orjinal Adı: A House at the Bottom of a Lake
Yazar : Josh Malerman
Sayfa Sayısı : 182
Yayınevi : İthaki Yayınları
Yayın Tarihi : 04/2019
Çeviri : Aslı Dağlı
Tür : Gerilim, Roman


                                                                                                                                        
Yazar Hakkında;
24 Temmuz 1975'te ABD 'de doğdu. Bir rock grubunda solist olan Malerman “Bird Box” tan önce yayınlanmamış bir kaç kitap daha yazmıştır. “Bird Box” ile 2015 yılında 3 farklı ödül almıştır. Hakları satın alınan kitabın filmi ise yapım aşamasındadır. Yaşamına Michigan'da devam etmektedir.


Devamını oku »

ATLAS'IN YÜKÜ - JEANETTE WINTERSON / 09.04.2019


      Winterson'ın “Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın” adlı kitabını gerçekten çok beğenmiştim. Kitabı bir şekilde kendimle fazlasıyla ilişkilendirdiğim için olsa gerek hemen arkasından devamı olan kitapları okumak için ara verdim. Ancak Winterson o kadar samimi, o kadar doğal, o kadar iyi yazıyor ki onu bir kere okuduktan sonra, başka bir kitabına arkamı dönemezdim. Özellikle de felsefi ve psikolojik öğeleri mitoloji ve tanrılar ile harmanlıyorsa.
      Atlas, ülkesi Atlantis için tanrılara açtığı savaşı kaybeder ve Zeus tarafından cezalandırılır. Diğer bir çok titanın aksine Atlas tartarosa gönderilmez, ona gök kubbeyi omuzlarında taşıma cezası verilir. Burada bahsi geçen gökkubbe sadece dünya olarak tasvir edilse de okurken bunun aslında uzayı da içeren tüm evren olduğunu görüyoruz. Bu oldukça ağır bir yüktür ve Atlas hiç kıpırdaman tüm evrende olan bitenlere tanıklık ederek cezasına katlanır. Bu arada Herakles ve Hera hikayeye dahil olur. Herakles, Atlas'ın bahçesinde bulunan ve Hera'ya ait olan ağacın meyvelerini almak ister. Ancak bu ağacı koruyan bir yılan vardır ve önce onu geçmesi gerekmektedir. Herakles, Atlas'a bir teklifte bulunur, Atlas o meyveleri getirene kadar Herakles evreni sırtında taşıyacaktır. Herakles, Atlas'ın döneceğinden emin olamasa da evreni sırtına alır ve Atlas bu geçici özgürlüğünü meyveleri alıp getirmek için kullanır. Herakles görevini yerine getirmiş, meyveleri teslim etmiştir. Ve Atlas tekrar evreni omuzlarına alıp cezasını çekmeye devam eder.
       Aslında tüm bu mitolojik öğeler metafor olarak kullanılmaktadır. Atlas'ın evreni sırtında taşıması, her birimizin kendi hayatlarımızı sırtımızda nasıl taşıdığımızla ilişkilidir. Bu bir ceza olsa da Atlas sabırla yükünü hiç kıpırdamadan taşır. Yaşamda bazen bizler için oldukça zorlayıcı olabilmektedir. Ve genel olarak baktığımızda aslında seçimlerimizin sonuçlarıdır omuzlarımızda taşıdığımız tüm o yükler. Herakles ve Hera ilişkisi üzerinden erkek kadın ilişkilerine de çok yerinde göndermeler vardır. Bazı satırlarda kadına bakış açısının tanrıça oldukları zaman bile pekte değişmediğini görmek mümkün. Yine Herakles ve Atlas konuşmalarında varoluşu, insanların zayıflıklarını, hayatı, zamanı ve yaşamı sorguladığımız bir çok satırla Winterson yine çok güzel bir çalışma yapmış. Kitapta en hüzünlendiğim bölümlerden biri de uzaya gönderilen ilk canlı olan Laika isimli köpeğinde yer alması oldu. Winterson onun için gerçeğinden çok daha güzel bir son yazarak bence Laika'yı çok güzel bir şekilde onure etmiş. Uzay boşluğunda tek başına bir köpek...Ve ona sahip çıkan Atlas. İki yalnızlıktan bir dostluk.
       Kendi sınırlarıma dayanışım, kitabın yine kendime en yakın ve derin ifadelerle yüklü olduğunu düşündüğüm kısmı oldu. Winterson'ı bu kadar severek okumam kesinlikle bu yüzden biliyorum. Duygu ve düş dünyasında kendime dair o kadar çok benzerlik buluyorum ki uzaklarda bir yerlerde benzer hisler içinde olduğum biri var ve onunla kitapları üzerinden tek yönlü bir iletişim halindeyim,biliyorum. Bazende bunları okumanın ve bazı şeyleri anımsamanın bana ne yararı var diyorum, okumamalıyım. Ancak insan geçmişini tıpkı Atlas gibi bir şekilde sırtında taşımak zorunda, geçmiş bugün ve geleceğe dair tüm seçim ve kararların zeminiyse bu üçlü birbirinden ayrılamaz bir bütün olmuyor mu? Bugün olduğumuz kişi iyisi ve kötüsüyle geçmişte yaşadığımız an'ların toplamı değil mi ? Ve biz bu yükleri bir ömür taşımak zorunda mıyız ?
      Soran, sorgulatan, düşündüren tüm kitapları seviyorum. Diğer kitapları ile Winterson okumaya devam!

Keyifli okumalar, sevgiler.




Orjinal Adı: WEIGHT
Yazar : Jeanette WINTERSON
Sayfa Sayısı : 134
Yayınevi : Sel Yayıncılık
Yayın Tarihi : 2018
Çeviri : Dilek ŞENDİL
Tür : Roman


Kitaptan Alıntılar;

  • Hiçlik olmayacak bir niteliğe sahiptir. Ağırdır.”

  • Kimse doğru olduğunu hissetmediği bir şeye inanmaz. Ben de kendime inanmayı bırakabilseydim keşke. Geceleri uyuyorum, sabah uyandığımda yok olmayı umut ediyorum. Bu hiç olmuyor. Bir dizim önde, bir dizim kıvrık, dünyayı sırtımda taşıyorum.”

  • Neden diye bir şey yok. Sadece tanrıların iradesi ve insanın yazgısı var.”

  • İnsan cahil kalır, çünkü bilgi onun sonudur. İnsanoğlunun her keşfi döner dolaşır onu yok eder. Kardeşin Prometheus ateşi çalmıştı, peki insanlar bu armağanla ne yaptılar? Birbirlerinin ekinlerini, evlerini yakmayı öğrendiler. Kheiron size tıbbı öğretmişti, peki siz ne yapmayı öğrendiniz? Zehir. Ares elinize silahları tutuşturmuştu, ama siz de birbirinizi öldürmekten başka ne yaptınız? Ya sen, Atlas, yarı-insan, yarı-tanrı olan sen bile dünyanın en güzel kentini yok ettin. Kendi çiftliğini başkasının ekip biçtiğini görmektense, yakıp yıkmayı yeğledin. Düşmanın eline geçmesinler diye kendi gemilerini batırdın."

  • Beni taşıyacak kimse olmadığından kendi kendimi taşımayı öğrendim.”

  • Geçmişle geleceğin çekimi öyle güçlüdür ki şimdiki zaman ikisinin arasında ezilir.”

  • Katlandıkça taşıdıklarım da arttı. Kitaplar, evler, sevgililer, yaşamlar, hepsi sırtıma yığıldı, sırtım vücudumun en kuvvetli bölümü oldu her zaman. Kendi yükümü kaldırabilirim.”

  • Düşler kadar özgür. Nasıl düşler ? Özgür olduğumuzu düşlediğimiz düşler.”

  • Dünyanın en güçlü adamıyım ben,” dedi Herakles.
    “Beni saymazsak...” diye ekledi Atlas.
    "Ama özgür değilim...”
    "Özgürlük diye bir şey yok,” diye anlattı Atlas. "Özgürlük var olmayan bir ülke.”
    "O evdir,” dedi Herakles. “Eğer olmak istediğin yer evinse.”
                                                                                                                                   
YAZAR HAKKINDA

1959’da İngiltere’nin Lancashire kentinde doğdu. Halen Londra’da yaşamakta ve hayatını yazarlıkla kazanmaktadır. İlk romanı Oranges Are Not The Only Fruit büyük başarı kazanmış ve sinemaya uyarlanmıştır. Öteki kitapları arasında Written On The Body, Boating For Beginners, Sexing The Cherry (Vişnenin Cinsiyeti, İletişim 1994) ve Art and Lies sayılabilir. The Passion (Tutku), 1987 John Llewellyn Rhys ödülünü kazanmıştır.

Devamını oku »

UYKUSUZLUK - HENRY MILLER / 25.11.2018


     Aradığım başka bir kitap için dolaşırken arada “Hmmm Henry Miller hiç okumadım bunu bir okuyayım” diyerek edindiğim Uykusuzluk, oldukça kısa, içindeki bir kaç cümlenin keskinliği ve yarattığı derin etkisi dışında öyle eşsiz bir tat bırakmadı. "Yaşantımı hem daha kolay hem de daha gerçek olduğu için yazdım. Yaşamım benim açımdan önemli olduğu için, hayal ürünü olaylar ve kişiler aramaya gerek duymadım." diyen bir yazar oluşunu ise oldukça samimi ve gerçekçi buldum. Ki bunu içindeki resimleri çıkarsak 30 sayfalık kısa anlatısında oldukça net görmek mümkün.

      76 yaşında olan Miller bir kabare sanatçısı olan Hoki Tokuda'ya aşık olur. Henüz aşkının karşılık bulmadığı zamanlarda yaşadığı duygusal süreçlerini okuduğumuz kitap boyunca Miller, Tokuda'ya olan tutkusunun onda yarattığı uykusuzluk halini oldukça samimi bir şekilde anlatır. Her gece onun çalıştığı bara gidişi, başka erkeklerle olan samimiyetlerine katlanması, onunla ilgili karakter analizleri, durumu anlamlandırmaya çalışması, ümitsizce aşkına karşılık beklemesi ile geçen zamanlar. Bu süreçte içine düştüğü uykusuzluk hali ve bu durumun onda yarattığı etkiler. Güven vermeyen ikiyizlü bir kadının aşkla nasıl aklanabilir ve güvenilir olabildiğinin anlatısı. Tüm bunları hem olduğu ve hissettiği gibi hemde yer yer oldukça felsefi ifadelerle kaleme almıştır.

      Kitabın sonunda bir kaç sayfa onun hayatı anlatılmaktadır. Oldukça sorunlu bir annenin varlığı aslında kadınlarla uzun süreli ilişkiler kuramayışını, kullandığı garip ifadeleri ve farklı bakış açılarını açıklar nitelikte. Eserleri içeriklerindeki müstehcenlik nedeni ile Fransa dışındaki ülkelerde uzun süreler yasaklanmıştır. Ancak Uykusuzluk bu anlamda biraz daha farklı bir noktada diyebilirim. Öyle müstehcen satırlar pekte içermeyen, daha çok yaşadığı aşkın, acının, kızgınlığın, yarattığı uykusuzluk durumunun kelimelere dökülmüş hali. Yazar bu süreçte sulu boya çalışmalarla birde uykusuzluk serisi oluşturmuştur. Yani aslında söylediği gibi kendi hayatı ona hem yazı hem resim anlamında ihtiyacı olan malzemeleri sunmuştur. Hayatı boyunca ne bir tek kadına ne de bir yere bağlı kalabilmiştir. Kariyer, düzenli hayat gibi endişelerden uzak, olmak istediği yerde, olmak istediği kişilerle yaşamıştır hayatını. Edebi anlamda aykırı yazıları onu döneminde yasaklı bir yazar yapsa da sonrasında durum değişmiştir.
      Miller okumaya devam eder miyim ? Hayır ancak bu kitap içinde altını çizdiğim, bence oldukça kıymetli satırlar var. Tavsiye noktasında ise tarafsız durmayı tercih ediyorum :)
Okumayı düşünenlere şimdiden keyifli okumalar.
25/11/2018


Orjinal Adı: Insomnia
Yazar : Henry MILLER
Sayfa Sayısı : 62
Yayınevi : Notos Kitap
Yayın Tarihi : 02/2018
Çeviri : Haluk ERDEMOL
Tür : Anlatı





ALTINI ÇİZDİKLERİM;

  • İlkin kırık bir ayak parmağıydı sorun, sonra kırık bir yüz ifadesi, en sonunda da kırık bir kalp. Ancak bir yerlerde söylediğim gibi insan kalbi çok dayanıklıdır, yok edilemez; kırıldığını ancak belleğinde canlandırabilirsin. Asıl tokadı yiyen insanın ruhudur.”

  • Azıyla yetinemediğimiz tek şey aşktır. Ve yeterince veremediğimizde odur.”

  • Peki ben niçin onu bir kelebek gibi iğneyle tahtaya mıhlayıp kendini açık etmeye zorluyordum ki ? Olduğu gibi görünmesi yeterli değil miydi? Hayır, değildi. Daha fazlası ya da daha azı olmalıydı. Algılanabilir ve anlaşılabilir olmalıydı.”

  • Belki de aşık olduğumu sanıyordum yalnızca. Belki de yalnızca açtım, yalnızlık çekiyordum; herhangi birinin oyuncak bir tabancayla vurabileceği bir hedeftim.”

  • Zamansız doğmuş insanlar vardır; ülkesiz,sınıfsız ve geleneksiz doğmuş insanlar vardır. Yaşamı tek başına sürdürmeyi seçenler değil tam olarak; sürgünler, gönüllü sürgünler. Bunlar her zaman da duygusal değildir: belirli bir şeye ait değildirler yalnızca – yani hiçbir yere ait değildirler.”

  • Senin suskunluğunun hiçbir anlamı yok benim için; benim suskunluğum seninkini bastıracak.”

  • Çevremdeki insanlar harika göründüğüm, gittikçe gençleştiğim ve bunun gibi bir dolu zırva laf ediyordu. Ruhumdaki kıymıktan haberleri yoktu. İçi saten kumaş kaplı bir boşlukta yaşadığımı bilmiyorlardı.”

  • İnsanın sırtında deli gömleği varsa aklın bir yararı olmaz.”

  • Tanrı aptalı korur ama ona hiç rahat vermez. Yarını başka bir gün sanır aptal, oysa hiç öyle değildir – hep aynı gündür o gün, aynı yerdir, aynı zamandır. Havada hep fırtına bulutları vardır, görüş uzaklığı sıfırdır. Huzur, Tanrı ve gün ışığı yokken bile mucizelere bel bağlamayı sürdürür o. kabullenmeyi reddettiği şeyse, kendisinin mucizenin ta kendisi olduğudur.”

                                                                                                                                                                       
YAZAR HAKKINDA

Amerikalı yazar Henry Miller, 1891 yılında New York'ta doğdu, 1980 yılında Los Angeles'ta öldü. Gençliği güç koşullar altında geçen ve çeşitli işlere girip çıkan Miller, 1930-38 yılları arasında Paris'te yaşadı, edebiyat ve sanat çevresine karıştı. Romanlarının konularını genellikle kendi fırtınalı özel hayatından aldı ve cesur bir dille aktardı. Başlıca eserleri Yengeç Dönencesi, Oğlak Dönencesi, Kara İlkbahar, Maroussi Heykeli, Anımsamayı Unutma, Seksus, Pleksus, Heksus Üçlemesi'dir.
Devamını oku »

NORMAL OLMAK VARKEN NEDEN MUTLU OLASIN - JEANETTE WINTERSON / 29.09.2018


          2015 yılında kitap fuarından aldığım ve bir nedenle okumayı sürekli ertelediğim, elime her aldığımda daha zamanı değil dediğim bu kitap bende yeni bir düşünceye sebep oldu. Kitapları doğru zamanda okumak gerekli . Özellikle de bu denli etkili kitaplar içinde bulunduğumuz ruh hali ile çok farklı şekillerde algılanabiliyor. Ertelemekle kesinlikle doğru kararı vermişim, çünkü aldığım tarihten bir kaç ay önesine kadar olan o arada okusaydım, içeriği çok başka bir boyutta algılayacaktım ve etkisi farklı olacaktı.
Kitap, yazarın evlat edinilmesinden günümüze kadar olan süreci, tüm samimiyeti ile yazdığı, bir noktada sanki karşınızda anlatıyormuş gibi hissetmenize neden olacak kadar doğal ve samimi hissettiren bir çalışma. 
          Yazar henüz bir bebekken annesi tarafından başka bir aileye evlatlık olarak verilir. Kendisini evlat edinen aile aslında Paul isimli bir erkek çocuğu için görüşmeler yapsada sonuç olarak yazarı alırlar ve bu durum üvey anne tarafında ciddi sorunlara neden olur. Yaşamı, ölümün ön hazırlık evresi olarak gören, oldukça dindar, eve dini kitaplar dışında kitap girmesine hatta okunmasına bile izin vermeyen, aksi durumda bulduğu kitapları yakmaktan çekinmeyen, gerçek anlamda ciddi psikolojik sorunları olan bir anne. Ve bu annenin söylediklerini yapmakla yükümkü gibi davranan bir baba. Evlatlık olduğu her defasında “yanlış beşik” deyimiyle dile getirilen, her gece incilden alıntılar okunarak büyütülen, bir dönem eşcinselliği yüzünden içinde şeytan olduğu iddiası ile kilisede çeşitli işkencelere maruz kalan, annesinin kendisini dövmek istemediği için kemer, sopa ya da hangi yöntemse belirleyip babasına dövdürdüğü ve bir erkek çocuğu gibi yetişen Jeanette Winterson. Bu süreçlerin üzerine birde eşcinsel olduğu gerçeği ile başedemeyen annesi ile 16 yaşında yolunu ayırır. Bir süre bir karavanda, bir süre bir arabada yaşar ve okula devam eder. Bu arada, tüm bu olumsuzluklardan kaçma yöntemi ise kitaplara sığınmaktır. Yaşadığı yerde bulunan kütüphanede alfabetik sıra ile tüm yazarların kitaplarını okumaya başlar. Okumak ona iyi gelmektedir ve iyileştirmektedir. Bir gün oxford edebiyat bölümüne girene kadar bu göçebe hayatı devam eder. Sonrasında ardarda kitaplarını yayınlamaya başlar ve okuyan her kaybolmuş ruh için ilham kaynağı olur. Ve olmaya devam etmektedir.
          Bundan öncekileri bilmeden edindiğim bu kitabı ile tanıştım yazarla. Diğer kitaplarını okumak ister miyim bilmiyorum, kötü olduğundan değil aksine gerçekten o kadar iyi ifade ediyor ki yaşadıklarını. Gerçekliğinden zerre kadar kuşku duymuyorsunuz. Ama bana yeterli gibi hissettirdi. Kitabın başında tanıştığım ve sonunda geldiği yeri gördüğüm kadını sevdim ben. Ve bu haliyle kalsın istiyorumdur belki. Bazen çokta anlam aramamak lazım sanırım, hissedilenler yüklenen anlamlardan daha derin olabiliyor ve ben bu kitapta böyle bir ruh hali içindeydim.
          Yazarın hayata karşı duruşu, bir noktada hayatından vazgeçmesi ve sonra bence çok daha güçlü geri dönüşü. Bunlar bir çok okuyucu için inanıyorum ki ilham verici olacaktır. Bu kitapla ilgili yazabileceğim çok şey var ama onun yaşamını yorumlamak doğru gelmiyor. Kitabı sevdim, ifadelerinin gücünü sevdim, yazarın bu kadar güçlü durabilmesini ve bunu kelimelerle bu kadar iyi ifade edebilmesini sevdim.
          Ayrıca, kitabın ismi ilgilimi çok çekmişti, sonra arka kapaktaki kısa yazı ile almaya karar verdim ama okumaya hazır değildim. Okumaya başladıktan sonra kitap ismini ben çok farklı yorumlamaya başladım. Yaşadıklarından yola çıkarak yazar tarafından anlamlandırmaya çalıştım ve bence yaptımda. Ama bir yerde nereden geldiğini görünce üzülmedim desem yalan olur.
          Bir çok satırın altını çizdim, bir çok yere yorumlar yazdım, bir çok soru ekledim ya da cevaplar yazdım. Benim için bundan daha iyi bir okuma olamazdı. Biliyorum kitap için oldukça sığ bir yorum ama belki okuyunca birileri beni bu konuda anlayacaktır. İnsan bazen söyleyecek şey bulamaz ya onun gibi işte...
Keyifli okumalar...
29/09/2018


ALTINI ÇİZDİKLERİM;

  • Yaşamımın büyük bölümünde çıplak elle dövüştüm. Kazanan, en sıkı vurandı. Çocukken dövülmüş ve asla ağlamamak gerektiğini erkenden öğrenmiştim.”

  • Evimizin ışıkları açık. Babam gece vardiyasında, dolayısıyla annem yatabilir ama yatıp uyumuyor. Bütün gece İncil okuyacak, babam eve dönünce beni içeri alacak, hiçbir şey söylemeyecek, annem hiçbir şey söylemeyecek ve insanın çocuğunu bütün gece dışarda bırakması normalmiş gibi davranacağız.”

  • Evlat edinilen çocuklar kendi kendilerini yaratırlar, buna mecburuz çünkü; yaşamlarımızın başlangıcında bir noksanlık, bir boşluk, bir soru işareti vardır.”

  • Bir şeylerin eksik olduğu duygusu sizi asla, hiçbir zaman terk etmez – terk edemez, etmemeli de, çünkü bir şey gerçekten eksiktir.”

  • Kızgın bir nefret değil, insanı içten içe kemiren, zehirli, uysal bir içerleme...”

  • İçim çoğu zaman hiddet ve çaresizlikle dolup taşardı. Daima yalnızdım. Buna rağmen hayata sevdalıydım.”

  • Kapı üzerime kilitlenip dışarıda bırakıldıysam ya da en gözde cezayı yiyip kömürlüğe kapatılmışsam, öyküler uydurur, soğuğu ve karanlığı unuturdum. Bunlar hayatta kalmanın yolları biliyorum ama belki de tamamen kırıldığını, arızalandığını inkar etmenin, yadsımanın bir yolu...”

  • Mutlu anlar harikadır, ama mutlu anlar geçip gider – geçip gitmek zorundalar- çünkü zaman geçer.”

  • Dünyada hiç ilgilenilmemiş bu yüzden de bir türlü büyüyememiş bu kadar çok çocuk olduğu için üzgünüm. Yaşlanıyorlar ama büyümüyorlar. Bunun için sevgi gerek.”

  • İki tür yazma eylemi olduğunu fark etmek epeyce zamanımı aldı: bir senin yazdığın, bir de seni yazan. Seni yazan tehlikeli. Gitmek istemediğin bir yere gidiyorsun. Bakmak istemediğin bir yere bakıyorsun.”

  • Yuva benim için sorunlu bir kavramdı. Ne düzeni temsil ediyordu, ne de güveni sağlıyordu.”

  • En iyisi mesafeye ve mahremiyete duyduğum, ölçüsü tamda belirlenmemiş gereksinimi olduğu gibi kabul etmek.”

  • Sevgi güvenilmez bir şeyse, sen de bir çocuksan, sevginin doğasının – niteliğinin- güvenilmezlik olduğu sonucuna varıyorsun. Başlarda aldığın sevgi zihnine yerleşen sevgi kavramı oluyor.”

  • Kendi yaşamımızda birer sığınmacı gibiydik...”

  • Her oyunda mutlaka bir joker vardır. Benimde kitaplarım vardı. Sahip olduğum en önemli şey de kitapların sağladığı dildi. Güçlükleri söze dökmek için bir üslup.”

  • En tehlikeli, en istikrarsız günlerimde bir kitap sayesinde dengemi buldum ve kitaplar birer sal misali beni kurtardı, beni sırılsıklam, darmadağın eden duygu gelgitlerinin üstünden aşırdı...”

Orjinal Adı: Why Be Happy When You Could Be Normal
Yazar : Jeanette WINTERSON
Sayfa Sayısı : 215
Yayınevi : Sel Yayıncılık
Yayın Tarihi : 2015
Çeviri : Püren ÖZGÖREN
Tür : Deneme




                                                                                                                                        

YAZAR HAKKINDA;
1959’da İngiltere’nin Lancashire kentinde doğdu. Halen Londra’da yaşamakta ve hayatını yazarlıkla kazanmaktadır. İlk romanı Oranges Are Not The Only Fruit büyük başarı kazanmış ve sinemaya uyarlanmıştır. Öteki kitapları arasında Written On The Body, Boating For Beginners, Sexing The Cherry (Vişnenin Cinsiyeti, İletişim 1994) ve Art and Lies sayılabilir. The Passion (Tutku), 1987 John Llewellyn Rhys ödülünü kazanmıştır.
Devamını oku »

BİR KADININ YAŞAMINDAN 24 SAAT - STEFAN ZWEIG / 18.09.2018


      “Korku” yu bitirdikten 2-3 gün sonra okuduğum bu kitapla birlikte Zweig bende çok daha fazla yer edinmeye başladı.
      Bu kitabında yine kahramanımız bir kadın ve yine oldukça kısa bir eser. Zweig'ın eserlerindeki sayfa sayılarına takılmamam gerektiğini “Korku” da net bir şekilde anladım. Çünkü her anlamda o kadar güçlü ve detaylı tasvirleri var ki, hem karakterlerin iç dünyalarında ki o inanılmaz derinliğin içinde hem de tasvir ettiği mekanda hissetmemek mümkün değil. Bu noktada sayfa sayısı önemini tamamen yitiriyor.
     Anlatıcımız arkadaşları ile Riviera'da bir pansiyonda kalmaktadır. Daha sonra aralarına, kendisini pekte tanımadıkları ama tanıdıkça hayran kaldıkları genç bir adam katılır. Yine derin ve keyifli sohbetlerin yapıldığı bir akşam büyük bir skandal (!) yaşanır. Pansiyonda kalan, evli ve iki çocuklu bayan Henriette ile herkesi kendine hayran bırakan o genç bey birlikte kaçmışlardır. Bir süre tüm sohbet konuları bunun üzerine olur ve bu süreçte yalnızca anlatıcımız bayan Henriette'i yargılamaz, aksine sonuna kadar savunur. Bu sohbet arkadaşlarının içinde bulunan ve yaşlı bir bayan olan bayan C. ise bu savunma durumundan yola çıkarak yıllarca içinde sakladığı ve kimseyle paylaşamadığı büyük bir sırrını paylaşmaya karar verir. Amacı aslında kendini özgür kılmaktır. Anlatıcımız bunu büyük bir onur duyarak kabul eder ve bu şekilde yine bambaşka bir ruhsal alemin kapıları aralanır. Bayan C. nin eşi öldükten sonra, evde kalmamak için sürekli gezme kararı ile gittiği Monte Carlo'da yolu genç bir kumar düşkünüyle kesişir. Bu karşılaşmayı bir çift ele ne kadar çok anlam sığdırılabileceğini görerek okuyoruz. Ve sonrasında herşeyini kumarda kaybeden bu genç adamın vücut dilinden, kendi ölümüne doğru yola çıktığını anlar. Buna göre göre izin vermek istemez ve onun peşinden gider. Amacı ona yardım etmektir ama vardığı ilk nokta hayatından vazgeçmiş bir adamda yeniden yaşama dönmesi olur. Bir taraf kelimenin tam anlamıyla hayattan vazgeçmişken diğer taraf onda hayatı bulur ve inandığı tüm doğruları, inançları herşeyi bir kenara bırakıp bu hayatı yaşamak ister. Ancak hiçbirşey düşündüğü gibi olmayacaktır.
     Bayan C.'nin iç dünyası ve ifadelerinde gördüğüm, hayatımız boyunca inançlarımızla, çevremizden gördüklerimiz, öğrendiklerimiz ve deneyimlediklerimizle çizdiğimiz o keskin çizgilerin bir anda nasıl kaybolabildiği oldu. Tüm o mutsuzluğu ve kaçışlarına, içinde uyanan tutku ile kendince bir son vermek istediğinde ise o çizgilerin onu muhtemelen tehlikelerden nasıl koruduğuda insanı ikilemde bırakan yanı sanırım. Güvenli bölgede kırılmadan süren bir yaşam mı ? Duyguların peşinden gidip risk almak mı? Bu soruya bir cevap aramıyor kitap, bunlar benim sorularım oldu. Bayan C. için bir diğer ihtimal bu adamı kaderine terketmek olacaktı ama o zamanda mutlaka farklı biri olarak yaşayacaktı. Yaşadığımız her kötü olay bizden birşeyleri eksiltirken aslında başka şekillerde katkı sağlıyor. Ve tam tersi içinde geçerli bu tabi. İşte böyle, kitabın konusu geçmişte bir anısını anlatan yaşlı bir kadın gibi görünürken insan kendini değişik sorular içinde buluveriyor. Kesinlikle Zweig'ı sevmemin en büyük nedenlerinden biri bu. Bir diğer nedense kesinlikle tasvirlerindeki derinlik ve yarattığı gerçeklik hissi.
     Korku'yu okurken, Zweig'ın, bir kadının iç dünyasına bu denli hakim oluşuna, bu denli iyi tanımlayıp ifade edişine gerçekten hayran kalmıştım. Bu eseriyle birlikte bu hayranlığı katlamış olabilirim. Tamam, karmaşık görünebiliriz ama bilimsel olarak bakınca öngörülemez ya da anlaşılamaz değiliz. Zweig ise tüm bu profesyonel tanımları aslında anlayabileceğimiz şekilde ve satırlar süren tasvirlerle anlatıyor. Bana, bayan C. nin kalbini, ruhunu tüm detaylarıyla bu kadar güzel açabilmesi kesinlikle gerçek bir yetenek olduğunun göstergesidir.
     Ayrıca son bir detay eklemek isterim ki bence önemli; yazıldığı tarihlere baktığımızda gerçekten çağının ötesinde bir fikir insanı olduğu oldukça açık diye düşünüyorum. Aldığı felsefe eğitimininde bunda kuşkusuz rolü vardır. Bu eserde, cinsellik konusunun ahlak kuralları dışında tutulup öznelleştirilmesi, kişi tercihlerine saygı duyma boyutunda ifadesi ve cinsiyetçilik karşısında duruşu, yazıldığı tarih düşünüldüğünde oldukça etkileyici bir bakış açısı ve düşünce şeklidir.
     Ruhlarımızdan, kalplerimizden, duygularımızdan, dünyalarımızdan birşeyler bulabileceğimiz; bizden... Yargılamadan, olduğu gibi, yazdığı gibi, hissettirdiği gibi...

Keyifli okumalar.
18/09/2018


Yazar : Stefan ZWEIG
Sayfa Sayısı : 96
Yayınevi : İndigo Kitap
Yayın Tarihi : 2018
Çeviri : Ogün Duman
Tür : Öykü


ALTINI ÇİZDİKLERİMDEN;

  • "Bir kadının,hayatının bazı anlarında istemeden ve farkında olmadan bazı gizli güçlerin esiri olabileceği gerçeğini reddetmesinin altında; insanın kendi iç güdülerinden,doğasındaki şeytanlıklardan korkmasının yattığını, bazı insanların kendilerini "kolay baştan çıkarılanlar"dan daha güçlü,daha namuslu,daha temiz hissetmekten zevk aldıklarını söyledim."
  • "Ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum."
  • "Tüm acılar korkaktır, kendisinden daha güçlü olan yaşama isteği karşısında geri çekilir, çünkü bedenimizin her hücresinde yerleşmiş olan yaşama isteği, ruhumuzdaki ölüm tutkusundan çok daha güçlüdür.”
  • Beklenmedik şeyler yaşamış bir insan için ‘imkânsız’ sözcüğünün anlamı kalmamıştır.”
  • belirli bir hedefi olmayan her hayat bir hatadır.”
  • Minnettarlık, insanlarda bu duyguyu görmek çok enderdir ve özellikle en çok minnet duyan insanlar bu minnetlerini ifade edemezler, şaşırmış bir şekilde susarlar, utanırlar ve bazen duraklarlar, duygularını saklamak için.”
  • Kibirle, şımarıkça, ruh, fikir, duygu dediğimiz, ıstırap dediğimiz şeylerin aslında ne kadar da zayıf, zavallı, acı veren şeyler olduğunu korkuyla hissediyorum, çünkü bunlar en üst düzeyde bile olsa acı çeken, kıvranan insan bedenini tamamen yok edemiyor.”
  • Beni o kadar çok yaralayan şey, hayal kırıklığıydı.”
  • Bir yüreğin adamakıllı sarsılabilmesi için her zaman ille de kaderin güçlü bir tokadı ya da her şeyi sert bir şekilde söküp atan bir güç gerekmez; hatta gelişigüzel nedenle yıkımı yaratmak, kaderin ele avuca sığmaz heykeltıraş isteğini tahrik eder. Biz insanoğlu, kendi anlaşılmaz dilimizde bu ilk hafif dokunuşlara bahane deriz ve onun o küçücük cüssesiyle çoğu zaman muazzam etkili gücüne şaşar kalırız; fakat bir hastalık nasıl sinsice ortaya çıkarsa, bir insanın kaderi de ancak her şey gözle görülür hale geldiğinde ve olaylar başladığında kendini belli eder. Kader, yüreğe dıştan dokunmadan çok önce beyinde ve kanda içten içe ilerler her zaman.”





                                                                                                                                             

YAZAR HAKKINDA;
Ülkemizde Satranç adlı kısa öyküsüyle ve psikolojik tahlillerle desteklediği muhteşem biyografi eserleriyle tanınan Avusturyalı roman, tiyatro, biyografi yazarı ve gazeteci Stefan Zweig, 28 Kasım 1881 yılında Viyana’da doğdu. Stefan Zweig kitapları birçok türde kendilerinden söz ettirmektedir. Zweig; öykü, roman, ve tiyatro oyunu dışında biyografi ve deneme kitapları da yazdı. Stefan Zweig eserleri arasında ayrıcalıklı bir konumda olan biyografilerde yazar; edebiyat, felsefe ve siyaset alanında öne çıkan isimlerin hayatını kaleme aldı. Bu biyografiler arasında “Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski”; “Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche”; Marie Antoinette, Magellan, Amerigo, Fouche, Erasmus, Stendahl eserleri dikkat çekmektedir Stephen Zweig, II. Dünya Savaşı yıllarında Avusturya’nın İlhakı (Anschluss) neticesiyle Yahudi asıllı olması nedeniyle ülkesinden sürüldü. Sürgündeki ilk hayatına İngiltere’deyken başlayan yazar daha sonra Brezilya’ya gitti ve 2. Evliliğini yaptığı Lotte Altman ile Rio de Janeiro’ya yerleşti. Yazar, Hitler’in getirdiği faşist dünya düzeninin değişmeyeceğini sanarak büyük bir kedere ve umutsuzluğa kapıldı ve eşiyle birlikte intihar etti.


Devamını oku »

KORKU - STEFAN ZWEIG / 11/09/2018


     23 yaşında felsefe doktorasını tamamlayıp, yazmaya başlayan Zweig, bir çok başarılı eseri kaleme almasının ödüllerle taçlandırıldığı Zweig, nazi zulmüne karşı durup düşüncelerinden ödün vermeyen Zweig, zulümden kaçmak adına vatansız kalan ve bunun acısını çeken Zweig, Rolland ile savaş karşıtlığına öncülük eden Zweig, bir yandan kitapları yakılırken diğer tarafta yazmaktan vazgeçmeyen Zweig, vatanından uzaklarda, Montaigne'nin “ En gönüllü ölüm, ölümlerin en güzelidir.” alıntısından ilham alarak sevdiği kadınla aynı zehir şişesini paylaşan Zweig, gelecekle ilgili tüm umutsuzluğu, yorgunlukları ve yürek acıları ile son nefesini veren Zweig... Kitaplarından önce hayatını, dostlarını, paylaşımlarını, yaşamına dair olabildiğince tüm detayları okumak...Bu şekilde sana dair okuduğum her satır çok daha anlamlı, çok daha derin, çok daha etkileyici. Ve yine Freud...Freud'un Zweig ile olan dostlukları, zaman zaman kitap karakterlerini yaratırken aldığı destek ve onun düşüncelerinden etkilenerek yaptığı analizler. Kitabı okurken bu kadar tanıdık gelmesinden anlamam gerekirdi. Zweig'ın muhteşem psikolojik analizlerinin yine aynı güzellikle kelimelere dökülmesi ve zaman zaman hissedilen hafif bir Freud esintisi. Büyük yeteneklerin birbirlerinden edindikleri ile ortaya çıkan eserlerin eşsizliği ise su götürmez bir gerçek.
     Uzun zamandır Zweig okumaya başlamak istiyordum ancak elimde bekleyen çok kitap vardı. Hala var ama ben dayanamadım ve “Korku” ile başladığım Zweig okumalarım, uykusuz okumalara ve oradan bu “nasıl ifade etsem bilemiyorum” dediğim satırlara dönüştü. Yaptığım en doğru şey önce hayatını okumak oldu ve ilk tavsiyemde ısrarla bu olacaktır. Ancak bu şekilde bir kesimin iç karartıcı olarak ifade ettiği satırların derinliklerini anlamak mümkün.
     Kitap konusu, öyle arka kapak okunup “eşini aldatan bir kadının hikayesi” şeklinde tanımlanamayacak kadar derin. Irene dönemin burjuva sınıfına dahil, bir savunma avukatı ile 8 yıldır evli, 2 çocuk annesi bir kadındır. Bir noktada heyecanını yitirdiğini düşündüğü evliliğini alt sınıftan bir piyanistle kurduğu dostlukla tehlikeye atmıştır. Bir gün sevgilisinin evinden ayrılırken yine alt sınıftan bir kadının onu tanıdığını farkeder. Bu endişe ile yaşadığı ilişkiyi sonlandırma düşüncesi içindeyken aynı kadının şantajları başlayacaktır. Irene bir yandan bu şantajlar nedeni ile psikolojik olarak tamamen dağılırken bir yandan da hayatı, çocukları ve evliliği ile ilgili sorgulamalar içerisine girecektir. Tüm bu konularda yeni farkındalıklar oluşacak ve bunlar Irene'i çok daha çıkmaz bir yola sürükleyecektir.
      Kitap oldukça kısa ancak okumak biraz uzun sürebiliyor. En azından ben bir kerede bitiremedim. Öyle kısa oluşu sizi aldatmasın, kitap, okurken bir an kopup kendi yaşamımıza döndüğümüz, kendi içimize şöyle bir göz atıp Irene'in sorgulamalarına ve farkındalıklarına kendi hayatımızdan karşılıklar bulmaya başladığımız anlar yaratıyor. Bu noktada alışılagelenden uzun bir okumaya neden oluyor. Genel karakter olarak oldukça kasvetli bir havası var. Ama okuyucuyu öyle aşağıya da çekmiyor aksine düşündürüyor. Bir diğer beğendiğim tarafı ise, Zweig'ın, sıradan gibi görünen bu konuyu “bir erkek bir kadının iç dünyasını nasıl bu kadar iyi anlar ve ifade edebilir” diyecek kadar derin ve çok yönlü tahlil etmesi ile oluşan sürükleyicilik. Son satırlara kadar gerilimi arttırarak, son satırlarda ise beklenilenden çok farklı bir sonla bizi karşılıyor Zweig. Çok okumanın da kitap sonlarını tahmin etmeye yetmeyeceğinin en güzel kanıtı olsa gerek.
Piyanist kitabın sayfaları arasında tamamen unutulup gidiyor, haklı haksız, doğru yanlış, iyi kötü tüm değerler ne olduğunu anlamadan yer değiştirmeye başlıyor. En suçlu görünen Irene, bir noktada en derinlerde hissedilen, kendisi için iyi hisler beslenen, kurtarılması için hep bir gelişme beklenen karakter haline dönüşüyor. Kitapta anlatılan bir aldatma hikayesi değil, Irene'in yaşadıkları ile iç dünyasında meydana gelen o inanılmaz çöküşün ilmek ilmek işlenmesi. Hiçbir karakterin fiziksel özellikleri vurgulanmıyor, adı olan sadece Irene ve eşi Fritz. Önemli olan eylemin sonucu ve yarattığı psikolojik yıkım.
     İtiraf edememenin sebep olduğu vicdan azabı, yakalanma korkusundan kaynaklanan o büyük huzursuzluk, herşey ortaya çıktığında olacaklar nedeniyle duyulan kaygı. Aslında tüm bu duyguların özünde olan “KORKU”... Ve bu korkudan kaynaklanan itiraf edememe. Kısır döngü ve yaşamadan bilinemeyecek bir sonu zamana bırakıp beklemek.
     Nasıl bakmak istediğinizle ilgili olduğunu düşündüğüm bir diğer tarafı ise halkın sınıflara ayrılması ile ortaya çıkan farklılıklar ve zaman zaman bunların çeşitli tasvirlerle ortaya konması. Ancak ben daha çok psikolojik yönüne ağırlık vererek okumayı tercih ettiğim için bu kısmı üzerinde çok durmadım. Kitabı okurken bir yerden sonra tüm yan karakterlerin ve detayların unutulması üzerinde durulması gerekeni ister istemez Irene'in iç dünyası yapmakta, yani aslında Zweig bizim yol haritamızı olmasını istediği gibi en baştan şekillendirmiş diye düşünüyorum.
     Zweig'ın bir dönem kendisinde teselli bulmaya çalıştığı Goethe der ki “Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir.” Zweig'ın hayatını okurken bu alıntı aklıma geldi. Ne kadar uygun düştü Zweig için. Ve Zweig alıntılarında en çok etkilendiğimse “ bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnız” ifadesi oldu. Zweig okumaya devam edeceğim, tavsiye ediyorum, asla kayıp olmayacaktır.

Keyifli okumalar;
11/09/2019

KİTAPTAN ALINTILAR;


  • Korku cezadan daha berbattır, çünkü ceza bellidir, ağır veya hafif; bilinmeyene, sınırlandırılmışa kıyasla ceza, daha az ürkütür. Cezasının ne olduğunu anlayınca kız rahatladı. Ağlaması seni şaşırtmasın: Gözyaşları şimdi dışarıya akıyor, daha önce içeride birikip kalmıştır. İçerdeki gözyaşları dışarı akandan daha fenadır.”

  • Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.”

  • Belki de... Utançların en büyüğü... İnsanın kendine en yakın bildiği kimselere karşı duyduğu utançtır.”

  • Zamanın çoktan sildiği bir hata için cezalandırılabilir miydi insan ?



Orjinal Adı: Angst
Yazar : Stefan Zweig
Sayfa Sayısı : 95
Yayınevi : İndigo Kitap
Yayın Tarihi : 2018
Çeviri : Ogün Duman
Tür : Öykü ( Hikaye)


                                                                                                                  
YAZAR HAKKINDA;

Ülkemizde Satranç adlı kısa öyküsüyle ve psikolojik tahlillerle desteklediği muhteşem biyografi eserleriyle tanınan Avusturyalı roman, tiyatro, biyografi yazarı ve gazeteci Stefan Zweig, 28 Kasım 1881 yılında Viyana’da doğdu. Stefan Zweig kitapları birçok türde kendilerinden söz ettirmektedir. Zweig; öykü, roman, ve tiyatro oyunu dışında biyografi ve deneme kitapları da yazdı. Stefan Zweig eserleri arasında ayrıcalıklı bir konumda olan biyografilerde yazar; edebiyat, felsefe ve siyaset alanında öne çıkan isimlerin hayatını kaleme aldı. Bu biyografiler arasında “Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski”; “Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche”; Marie Antoinette, Magellan, Amerigo, Fouche, Erasmus, Stendahl eserleri dikkat çekmektedir Stephen Zweig, II. Dünya Savaşı yıllarında Avusturya’nın İlhakı (Anschluss) neticesiyle Yahudi asıllı olması nedeniyle ülkesinden sürüldü. Sürgündeki ilk hayatına İngiltere’deyken başlayan yazar daha sonra Brezilya’ya gitti ve 2. Evliliğini yaptığı Lotte Altman ile Rio de Janeiro’ya yerleşti. Yazar, Hitler’in getirdiği faşist dünya düzeninin değişmeyeceğini sanarak büyük bir kedere ve umutsuzluğa kapıldı ve eşiyle birlikte intihar etti.

Devamını oku »

HİPNOZCU - RICHARD BACH / 20.08.2018



      Richard Bach; “Martı Jonathan Livingston” ile kendisini tanıyıp hayran olduğum, “Sonsuza Uzanan Köprü” ile farklı yönlerini keşfettiğim ve “Hipnozcu” ile beni bir kere daha kendisine hayran bırakmış yegane yazar. Kitabı uzun zaman önce edinmiştim, ara verdiğim uykusuz okumalarıma hızla geri dönmemle bekleyen tüm kitapları bir bir bitirmeye başladım. Onların bir kenarda öyle “okunmayı bekliyoruz” hissiyatı yaratarak yüzüme yüzüme bakan halleri de karşılıklı bir huzur buluşla sona eriyor böylece.
     Kendiside bir dönem pilotluk yapmış olan yazarımız bu defa metafor olarak uçağı tercih etmiş. Jamie bir gün havadayken hayatını değiştirecek o anonsa yanıt verir. Maria isimli kadın eşinin rahatsızlandığını ve uçağı indirecek kimse olmadığını bildirmektedir. Jamie onunla birlikte uçağı yere indireceklerini söyler ve onu buna inandırır. Kadın uçağı sağ salim yere indirir ve Jamie'ye onu hipnotize ettiğini söyler. Jamie bu söylem üzerine yıllar öncesinde katıldığı bir hipnoz gösterisini düşünür. Sahneye gönüllü olarak çıkmıştır ve aslında hiç orada olmayan duvarların ardında kalmış çıkamamıştır. Bu süreçleri düşünüp sorgularken Dee ile tanışır ve artık onun için herşey çok farklı olacaktır. Hayat denilen şey aslında önermelerden ibarettir. Doğduğumuz andan itibaren bize dayatılan, önümüze konulan tüm yapabileceklerimiz, yapamayacaklarımız, inançlarımız, doğru ve yanlışlarımız, kültürlerimiz herşey aslında önermelerden ibarettir ve biz bunları aslında gönüllü olarak kabul etmekteyizdir. Dee, Jamie'ye açtığı pencerede bu önermeleri kabul etmeme seçeneğide olduğunu ve hayatını baştan kendi önermeleri ile yeniden düzenleyebileceğini gösterir. Bu noktadan sonra Jamie önlenemez bir şekilde bu konu üzerinde okumaya, düşünmeye, düşündükçe sorgulamaya başlar ve bir noktadan sonra ufak ufak önermelerle hayatında değişiklikler yapmaya başlar. Ve bu kesinlikle işe yaramaktadır, değişim çok hoşuna gider ve tüm o olumsuz önermeleri olumluluları ile değiştirerek tüm hayatını çok başka bir noktaya getirebileceğini görür.
      Özet aslında kitap içeriğine göre biraz sığ kaldı ama 156 sayfalık bu kısa kitabı, Jamie gibi düşünmeye çalışarak, Dee'nin pencerelerinden bakmaya çalışarak ve bir noktadan sonra kendi hayatımdaki önermeler denizini düşünerek okuyunca oldukça uzun sürede okudum. Ve her okuyucunun kendi adına farklı önermelerle, farklı sonuçlara varacağına inandığım için sadece genel bir özet geçmek istedim.
      Martı ile benzerlikleri de yok değil. Yine iç dünyada sorgulamalar, yine etraftan gelen olumlu ya da olumsuz önermeler, yine bir noktada tüm bu sorgulamalar sonucu ulaşılan o zirve ve zirvedeyken yine etraftakilere, içlerindeki potansiyeli görmelerine olanak sağlamak için girişilen çalışmalar. Bunu bir iskelet olarak düşünürsek yine aynı iskelet üzerine kurulmuş ama bu defa hayatı; çekim yasaları, önermeler, koşullanmalarımız çerçevesinde bize sunan Jamie'nin bakış açısı ile anlatmakta. Ve onun içsel yolculuğuna eşlik eden biz. Koşullanmalarımız nedeniyle düşünmeden tüm önermeleri kabul ettiğimiz ve hayatımızı belki de bambaşka şekilde yaşamamıza engel olan yine kendimiz...
     Kitabın bu önermeler mantığını çok sevdim ve en çok etkilendiğim cümle ise; “olumsuz önermeleri olumluları ile değiştirmek” oldu. Öyle sanıyorum ki aslında tüm olay bunun etrafında ve değişimide beraberinde getirecek olan kısım bu. İyi düşün iyi olsun gibi görünse de bu biraz daha farklı. Kesinlikle Bach'ın bakış açısı ve anlatımı ile okumalısınız diye düşünüyorum.
     Büyük puntolarla yazılması, sayfa sayısının az olması ve birazda kapağına bakınca bir çocuk kitabı havası olsa da kesinlikle yetişkinler için bir çalışma.
Bach'ı daha önce okumuş olanlar için oldukça tanıdık gelecek, bu defa biraz daha farklı bakmamızı ve sorgulamamızı sağlayacak bence kısa ama gayet iyi bir içerik. Her ne kadar “Martı”kadar duyulmasa da bir o kadar dolu ve gelişime açık zihinler,ruhlar için güzel bir kaynak.
Keyifli okumalar;
20/08/2018



Orjinal Adı: Hypnotizing Maria
Yazar : Richard BACH
Sayfa Sayısı : 156
Yayınevi : APRIL Yayıncılık
Yayın Tarihi : 2014
Çeviri : Cihat TAŞÇIOĞLU
Tür : Felsefe, Kişisel Gelişim



ALTINI ÇİZDİKLERİM;

  • Kendi inançlarımıza asla tutsak düşmememiz gerekir.”

  • Kendi yolumun dışına çıkıyorum. Düşselliği saçma kabul ederek her dakika bastırmak, bir yana itmek yerine ona güveniyorum.”

  • Hipnoz kabul edilen bir önermedir.”

  • Kabullediğimiz kavramlar kalabalığı duyduğumuz, gördüğümüz ya da dokunduğumuz tüm önermelerden çıkıp bizim gerçeklerimizi oluşturuyordu. Gerçekleşenler isteklerimiz ya da düşlerimiz değil, kabullendiğimiz önermelerdi.”

  • Hipnoz kabul edilen önermelerden başka Bir şey değilse, etrafımızda algıladığımız dünya da bizim fırçamızdan çıkmış bir tablo olmalıydı.”

  • Kuralları izlemezsen oynamana izin verilmez.”

  • Uyumla hareket edenler hipnotize olmaya rıza gösterir.”

  • Ben bir ruhum! Bu halüsinasyon dünyanın inançlarıyla sınırlı değilim ve öyleymiş gibi davranmayacağım!”

  • Zaten öğrenmeyi seçtiğimiz kavramlarla duygusal ilişki kurduğumuz zaman onları çok daha kolay kavramıyor muyuz ?”

  • Kimse benim için kararlar alamaz; tavsiyesini kabullendiğimde, o yönde davranmaya karar veren merci ben, kendimim. Bin farklı şekilde hayır demeyi seçebilirim.”

  • Dünyanın sana sunabileceği zamanın tamamını kullan ve lütfen bunun ne anlama geleceğini düşün.”

  • Onaylama.Karşı hipnoz.Sürekli, hiç durmadan yapılacak bildirimler. Olumsuz önermeleri atıp, yerlerine olumlu önermeler alıp onları güçlendirmek yoluyla de-hipnotize edersin kendini.”

  • Olumsuz bir sınav değildir; başarısız olduğunda yüzleştiğin şeydir olumsuz.”

  • Her birimiz ölmeyen Gerçek'in anlık parlaması ve kıvılcımlarıyız.”

  • Dönüşmeyi seçtiğim kişi olmak için gereken herşeye sahibim.”


                                                                                                                                          
YAZAR HAKKINDA;
Richard Bach 23 Haziran 1936 yılında ABD'de doğdu. 1955'te Long Beach State College’e başladı. Kurgu ve hayal konusunda birçok eser yazdı. Kitaplarının çoğunu kendi hayatından esinlenerek yazdı. Hava Kuvvetleri’nde pilot olarak çalıştı. Ardından birçok işe girdi. Kitaplarının çoğunda bir şekilde uçmaktan bahsetti.
1970 yılında; bir martının hikâyesini anlatan kitabı “Martıyı yazdı. Kitap 10.000 sözcükten daha az olmasına rağmen kurgu ve kurgu dışı kitaplar arasında en çok satan oldu. Rüzgarla Uçmak’a kadar en çok satanlarda yer aldı. Bach 1977'de, Martı filmini çektiği sırada, aktris Leslie Parrish ile evlendi. Bach’ın “Sonsuza Uzanan Köprü” ve “Bir” eserlerini etkileyen kişi oldu. 1999'da boşandılar.
Devamını oku »